THY YAZ TARİFESİNE GEÇTİ

04 Nisan 2009 admin  
Kategori: Gündem

thycanakkale 300x240 THY YAZ TARİFESİNE GEÇTİ

Türk Hava Yolları Çanakkale-İstanbul hattındaki seferlerde yaz tarifesi uygulamasına başladı.
Yeni tarifeye göre Çanakkale-İstanbul arasında haftada 3 gün olan seferlerde gün ve saat değişikliğine gidildiğin buna göre Çarşamba, Cuma ve Pazar günleri yapılacak seferler İstanbul’dan saat 16.10’da, Çanakkale’den de saat 17.50’de yapılacak.
Diğer yandan 79 TL’lik kampanyalı bilet uygulaması ise Mart ayı sonunda bitti.
Yeni uygulamaya göre biletler 89 TL’den başlıyor

Çanakkale Şehitleri için yapılan ilk tören (18 Mart 1916)

01 Mart 2009 admin  
Kategori: Çanakkale Tarihi

18mart2 Çanakkale Şehitleri için yapılan ilk tören (18 Mart 1916)

İngilizler ve müttefikleri doğuyu medenileştirme projesinin önündeki en büyük engel olarak gördükleri Türkleri tarih sahnesinden silerek bu amaçlarına ulaşmayı düşünmüşlerdi. İngiliz ordusu içinde gözlemci olarak bulunan bir Amerikalı yüzbaşının şu sözleri aslında Çanakkale Savaşları’nın ana felsefesini anlamak bakımından oldukça önemlidir: “… Türkler gibi medeniyet sahibi olmayan bir milletin elinde bulunan Avrupa’nın bu son kalesine, Hıristiyanlar tarafından hücum ediliyor. Eğer İngilizler ile müttefikleri bunu başarırlarsa bu, fethedilmemiş bir ülkenin peşinden koşan fatihler gibi, burayı elde tutmak için değil, belki kıvılcımı 1792’de Fransa’da parıldayan medeniyet ışıklarını Asya’nın karanlık köşelerine yaymak içindir. Hayalimizin ufkunda gözden uzak Bağdat’ın sisler içinde gizlenmiş göz alıcı manzarası canlanıyor. Britanya’nın en tanınmış siyaset adamlarının zihinlerinden yüz sene önce doğmuş olan bu siyaset, bu gün Çanakkale’de yaşanmakta olan savaş ile de ilgiliydi. Eğer İngiltere’nin askerleri Gelibolu’da başarısız olursa, İngiliz güneşi Türkiye’de, Mısır’da, Hindistan’da kısaca bütün Doğu’da ışıklarını önceki kadar vuramayacak ve aydınlatamayacaktır. Çanakkale’nin ele geçirilmesi bunun süresini kısaltabilirdi. Bozgunluk ve perişanlık korkunç bir trajedinin son perdesini indirmeye yetecektir..”(1).

İngiliz savaş meclisinin 28 Ocak 1915’te yaptığı toplantıda Deniz Bakanı Winston Churchill, vakit geçirilmeden Çanakkale cephesinin açılmasını istedi. Bu istek savaş meclisince de kabul gördü ve harekâtın yalnız deniz kuvvetleriyle yapılması kararlaştırıldı. Böylece Lord Kıchener’in ortaya attığı Çanakkale operasyonu Churchill tarafından tam olarak benimsenmiş ve kabul görmüştü(2) .

Çanakkale Boğazı’nı geçmek amacıyla hazırlanan plânı hayata geçirmek için, Amiral Carden’in emrinde, Queen Elizabeth, Inflexible, Agamemnon, Triumph, Cornwallis, Albion, Vengeance, Lord Nelson, Swiftsure, Irresistible, Ocean, Prince George, Majestic, Goliath, Canopus; Fransız Tuğamirali Guéperatte komutasında da Bouvet, Gaulois, Suffren ve Charlemagne zırhlıları, 3 hafif kruvazör, 16 muhrip, 7 denizaltı, 12 mayın tarama gemisi, Ark Royal ve Ben Mc. Chree ana uçak gemileri, Minca sabit balon gemisi, nakliye gemileri ve şileplerden oluşan büyük bir armada oluşturulmuştu (3).

Mondros’tan 18 Mart’ta saat 09:00’da yola çıkan İtilâf donanması saat 11:00’de Boğaz’a girdi ve birinci grup 11:25’te uzak mesafeden Nara Koyu’na ateş açtı. Queen Elizabeth şehir merkezini, Agememnon ve Lord Nelson Mecidiye ve Namazgâh tabyalarını dövmeye başladı. Saat 11:50’de ikinci grupta yer alan Fransız gemileri iki gruba ayrılarak; Suffren ve Bouvet Asya kıyısında, Gaulouis ve Charlemagne Avrupa kıyısına demirlemişti. Hamidiye ve Çanakkale tabyalarının kısa süren suskunluğunu fırsat bilen Amiral de’Robeck, gemilere daha yakına yanaşarak ateş etmeleri emrini vermişti. Saat 12:30’da Erenköy karşısında duran İngiliz zırhlılarını geçen Fransız gemileri, büyük çaplı toplarıyla bir taraftan Kilitdahr ve Mesudiye, diğer taraftan Dardonos ve Aktepe tabyalarını ateşe tuttu. Gemilerin küçük çaplı topları da dağınık olan bazı Türk bataryaları üzerine ateş etmişti (4).

Üzerilerine bomba yağdırılan Türk istihkâmları da İtilâf filosuna elinden geldiği kadar karşılık vermişti. Türk tabyalarından atılan top mermilerinden biri Inflexible’ın kaptan köprüsüne isabet etmiş ve yangın çıkarmıştı. Birçok yaralının bulunduğu gemi, Amiralin emri ile geri çekilme direktifi almıştı. Bouvet’de de aynı şekilde yangın çıkmıştı. Prince George gemisinin de kaptan köprüsü bir Türk topu ile havaya uçmuştu. Gemilerde bunlar yaşanırken, Çanakkale şehir merkezi yangın yerine çevrilmiş, Namazgâh tabyası Bouvet tarafından, Hamidiye tabyası Charlemagne tarafından tahrip edilmişti (5).
Saat 13:45’te Fransız gemileri Amiral de’Robeck’den Boğaz dışına çıkmaları yönünde talimat almışlardı. Fransız gemileri dönmek için manevra yapmaya başladıklarında, Bouvet birden sağ tarafına doğru yatarak alabora olmuştu.
Kısa bir süre sonrada gözden kaybolarak sulara gömülmüştü. Saat 15:15’te Irresistible, Aktepe hizasına geldiğinde şiddetli bir patlamaya neden olan bir mayına çarparak yana yatmaya başlamıştı. Saat 16:10’da yüzer mayınlardan biri Irresistible’a çarparak geminin ikinci bir ağır yara almasına neden olmuştu. Saat 18:00’de Irresistible’i çekip kurtarmaya gelen Ocean gemisi de Bouvet’in battığı yere yakın bir yerde mayına çarparak sağ yanına yatmıştı. Her iki geminin personeli de gemileri terk ederek, gemileri kaderleri ile baş başa bırakmışlardı. Saat 20:00 ile 23:00 arasında her iki gemi de sulara gömülmüştü (6).

Günün sonunda Türk tarafının kayıplarına bakıldığı zaman, Çanakkale ve Kilidbahr’in alevler içinde kaldığı, haberleşme hatlarının tamamen kesintiye uğradığı, tabyalar ve bataryalara binlerce gemi top mermisinin isabet ettiği, siperlerin harap olduğu, topların çoğunun kullanılamayacak derecede zarara uğradığı ve 200 kadar Türk’ün hayatını kaybettiği görülmüştü. İtilâf donanmasına gelince “Yenilmez Armada” olarak bilinen filo çok önemli üç zırhlısını Boğazın sularında bırakmış, birçok gemisinin savaş dışı kalmasına engel olamamış ve batan gemilerdeki askerlerini de geride bırakarak Boğaz’ı terk etmek zorunda kalmıştı (7) .

18 Mart Deniz Savaşı’nda şehit olan askerlerin anısını yaşatmak ve kahramanlıklarını yad etmek amacıyla olaydan bir yıl sonra, 18 Mart 1916’da yapılacak ilk tören için girişimlere başlanmıştı.

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Nihat Paşaya gönderilen 12 Mart 1916 tarihli bir yazıda, “…18 Mart 1915 Deniz Savaşı münasebetiyle, bu tarihte şehit olan askerlerin hatıralarını yaşatmak ve yad etmek amacıyla askeri bir tören yapılacaktır…” denilmişti. Türk askerleri için yapılacak tören ile ilgili olarak Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın bu törenlere ilişkin öneri ve temennileri sorulmuştu. Ayrıca, ilgili yazıda, dini töreni takip eden bir askeri tören ve resmi geçit yapılacağı, bu askeri tören ve resmi geçit için en uygun ve yakın birliklerin bu törene katılımlarının sağlanması istenmişti. Aynı yazıda Alman askerleri için de öğleden önce 10:30’da mezarlıkta dini bir tören yapılacağı belirtilmişti (8).

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın 15 Mart 1916 tarihli yazısında, 12 Mart 1916 tarihli yazı ile istenilen önerilerle ilgili olarak ayrıntılı bilgi verilmiş ve törenin ne şekilde yapılacağına ilişkin program ortaya konulmuştu. Yazıda, “…18 Mart 1915 Deniz Savaşı’nda kahramanca hakkın rahmetine kavuşan şehitlerimizin ve diğer askeri şehitlerimizin aziz hatıralarını yad etmek için bu Mart’ın on sekizinci günü askeri bir tören yapılacak ve şehitlerimizin ruhlarına dua okunacaktır…”denilerek törenin amacı ile ilgili ayrıntılı bilgiler verilmişti (9).
Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın bu yazısında geçen “… diğer şehitlerimizin aziz hatıralarını yad etmek…” sözü ile de törenin, sadece 18 Mart Deniz Savaşı’nda şehit olan askerlerin anılması ile kalınmayıp, aynı zamanda diğer savaş alanlarında ve kara savaşlarında şehit olanlarında anılmasıyla bu tarihin, “Şehitleri Anma Günü” olarak ilan edildiği anlaşılmaktadır (10).
15 Mart 1916 tarihli yazıda, şehitleri anmak için bu törenle ilgili olarak açıklanan programa göre, Merkez Bölüğü’nden, Nağra’dan, Mecidiye’den, İnşaat İstihkam Bölüğü’nden, İstihkam Bölüğü’nden, Muhabere Bölüğü’nden birer takım ve hastaneden bir müfrezenin oluşturacağı grup, hastane birliği arkasındaki şehitlikte 09:30’da toplanacak ve burada İnşaat İstihkam Taburunun İmamı tarafından şehitler için dua okunacaktı. Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Komutanı da bu törende hazır bulunacaktı (11). 

Dardanos bölgesinde bulunan birliklerden oluşturulacak bir müfreze de bu bölgede toplanarak, şehitler için dua edeceklerdi. Hamidiye’deki mevcut bölük, Hamidiye arkasındaki şehitlikte hazır bulunarak, buradaki Alman askerlerinin dini töreni sona erdiğinde 3. Alay Müftüsü tarafından, şehit Türk askerlerinin ruhlarına dua okunacaktı. 4. Alaydan oluşturulacak bir birlik de merkez tabyalar gerisinde toplanarak burada tugay komutanı tarafından bir içtima yapıldıktan sonra, resmi geçit yapılacaktı. Erenköy, İntepe ve Seddülbahr’de de mıntıka ve grup komutanları tarafından kendi bölgelerinin uygun bir yerinde dini tören ve askeri tören yapılacaktı (12).

Merkez Bölüğü’nden, Nağra’dan, Mecidiye’den ve İnşaat İstihkam Bölüğü’nden birer takım, Hastaneden bir müfreze, İstihkam Bölüğünden bir takım, Muhabere Bölüğünden bir takım, hastane arkasındaki şehitlikte yapılacak duadan sonra yerlerine dönecek ve sadece subayların komutasında, 3. Alay 2. Taburdan, Dardanos mıntıkasından, Merkez Jandarma Bölüğü’nden, İstihkam Bölüğü’nden ve Hamidiye’den ayrılacak birer takım, saat 11:30’da Hamidiye tabyasında belirli bir düzen dahilinde toplanarak burada bir resmi geçit yapılacaktı. 3. Alay 2. Taburdan, Dardanos mıntıkasından, Merkez Jandarma Bölüğü’nden, İstihkam Bölüğü’nden ve Hamidiye’den oluşturulacak birer takım da subaylarıyla birlikte bu törene katılacaktı (13) . 

Söz konusu yazıda, törene katılacakların törende giymeleri gereken kıyafetlerle ilgili olarak uyulması gereken kurallara da geniş bir yer verilmişti. Buna göre subaylar törene başlarında kalpak olmak üzere resmi üniformalarını giyerek, bellerine kılıç ve bel kayışı takılarak, ayaklarında çizme olarak ve aldıkları tüm nişan ve madalyalar takılarak gelinecekti (14).
16 Mart 1916’da yayımlanan bir tamimle “18 Mart’ta yapılacak askeri törenlerde aşağıdaki talimata uyulacaktır” denilerek törenin programı konusunda açıklama yapılmıştı. Buna göre;

1.Hamidiye tabyasında yapılacak resmi geçidi, 3. Alay Komutanı Kaymakam Zeki Bey komuta edecektir.
2.Subaylar törene nişan ve madalyalarını takarak, resmi kıyafet ve kalpak giyeceklerdir. Resmi geçit tüfekli yapılacaktır. Diğerler hususlar telefon ile bildirilecektir.
3.17 Mart’ta saat 10:00’da Hamidiye tabyasında, donanmanın resmi geçidi yapılacaktır. 18 Mart’taki resmi geçitte bulunacak askerler, bu törende de hazır bulunacaktır.
4.18 Mart’ta hava yağmurlu olursa, bunun için ayrıca emir verilecektir (15).
Boğaz Komutanlığı’nın 16 Mart 1916 tarihli bir başka yazısında da tören ile ilgili ve taltif edilen subaylar hakkında bilgi verilmişti. Bu yazıya göre, 18 Mart 1915 Deniz Savaşı’nda şehit olan askerleri anma amacıyla bir askeri tören yapılacağı, zamanının da Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın programına göre öğleden önce 09:30’da başlayacağı, 10:30’da Hamidiye’nin girişindeki mezarlıkta Alman askerleri için bir dini tören yapılacağı, ardından da 11:30’da Hamidiye’de resmi geçit yapılacağı ve bu geçidi de Zeki Bey’in komuta edeceği bildirilmişti (16).

Yine aynı yazıda, taltif edilenlerin isimleri yazılarak, törende bu kişilere ödül verileceği belirtilmişti. Buna göre, İkinci Sınıf Demir Salib Nişanıyla taltif edilenler arasında, İntepe 12’lik Tabya Komutanı Teğmen Şevket, İntepe 8,8’lik Usedom Tabya Komutanı Teğmen Sami, Çiftetepe Tabyası Komutanı Üsteğmen Abdullah, 14’lük Tabya Takım Komutanı Üsteğmen Niyazi, İkinci Grup Yaveri Hüseyin, İntepe İnşaat Bölüğünden Fahri’nin isimleri zikredilmişti (17).
Sonuç olarak, Türk tarihinde önemli bir yere sahip olan Çanakkale Savaşlarının birinci dönemi olan 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşında şehit olan askerlerin, anılması için yapılan 18 Mart 1916’daki bu ilk tören, sadece bu şehitleri anmak için kalmamış daha geniş bir anlam kazanarak bütün şehitlerin anılmasını yönelik bir tören olmuştur. Böylece, 18 Mart tarihi “Şehitleri Anma Günü” olarak belirlenmiştir.

ÇANAKKALE SAVAŞI

25 Şubat 2009 admin  
Kategori: Çanakkale Tarihi

ataturk canakkale savasinda 300x170 ÇANAKKALE SAVAŞI
Çanakkale Savaşı Öncesi Siyasi Durum:
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdı Arşidük Ferdinand ve eşinin 28 Haziran 1914’de Princip adındaki bir Sırp tarafından Saraybosna’da öldürülmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın sebebi olarak görülmekle birlikte, gerçek sebep; büyük devletlerin jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik alanlardaki menfaat çatışmaları, iktisadi ve ticari rekabetleri ve hegemonya kurma kavgaları idi.
Birinci Dünya Savaşı’nda, biri Üçlü İtilaf Devletleri (İngiltere,Fransa,Rusya) diğeri Üçlü İttifak Devletleri (Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya) olmak üzere iki karşıt blok oluştu. Daha sonra, İtalya İttifak Devletlerinden ayrılıp İtilaf Devletlerin safına geçti. Belçika, Karadağ, Sırbistan, Romanya, Yunanistan, Portekiz, Japonya ve ABD İtilaf Devletleri içinde yer aldılar.
Osmanlı Devleti, başlangıçta İtilaf devletleriyle ittifak arayışı içine girdi. İtilaf Devletleri; maliyesi iflas etmiş, ordusu zayıflamış, diplomasisi yetersiz, ekonomisi ve savaş gücü ise tükenmiş bir Osmanlı Devletiyle ittifakı uygun görmediler. Ayrıca İtilaf Devletlerini oluşturan devletlerin çoğunun Osmanlı toprakları üzerinde emelleri vardı. Bu nedenle yok olacağını umdukları bir devletle aynı ittifak içinde yer almak istemediler.
İttifak arayışında, İtilaf Devletlerinden umduğunu bulamayan Osmanlı Devleti olası bir dünya savaşında yalnızlıktan kurtulmak ve Rus saldırısına karşı korunmak için Almanya ile ittifak yapmayı kararlaştırdı. Zaten Almanya da menfaati bakımından Türklerle ittifak konusunda oldukça istekliydi. Bu amaçla Türk Ordusu’na eğitim ve silah yönünden her türlü yardımı yapmaktaydı. Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914’de Almanya ile yaptığı gizli bir anlaşma ile İttifak devletlerine katıldı ve kendi emniyeti, güvenliği bakımından 3 Ağustos 1914 de genel seferberlik ilan etti.
Almanya, 1 Ağustos 1914’de Rusya’ya, iki gün sonra da Fransa’ya savaş açtı. Bu gelişmeler üzerine İngiltere 5 Ağustos 1914’de Almanya’ya savaş ilan etti. Böylece Birinci Dünya savaşı Avrupa’da başlamış oldu.
Almanya’nın Akdeniz’de dolaşan, Amiral Şovchen komutasındaki Goben ve Breslav isimli iki savaş gemisi İngiliz ve Fransız donanmasından kaçarak 10 Ağustos 1914’de Çanakkale önlerine gelmişlerdi. Enver ve Cemal Paşalar Osmanlı Hükümetinden habersiz bu gemilere geçiş izni verdiler. Osmanlı Devletine sığınan Alman savaş gemileri Marmara Denizi’ne geçtiler. Daha sonra isimleri Yavuz ve Midili olarak değiştirilen ve direklerine Türk Bayrakları çekilen bu gemiler Karadeniz’e açılarak 29 Ekim’de Rus şehir ve limanlarını bombardıman ettiler. Bunun üzerine Rusya 1 Kasım 1914’de Osmanlı Devletine savaş ilan etti ve ertesi gün Doğu sınırlarımızdan topraklarımıza taarruza başladı. 3 Kasım’da Çanakkale Boğazı girişini bombardıman eden İngiltere 5 Kasım’da, Fransa ile birlikte Osmanlı Devleti’ne harp ilan ettiler. Osmanlı Padişahı Sultan Reşat 11 Kasım’da İngiltere, Fransa ve Rusya’ya savaş ilan ettiğini açıkladı. Müslüman alemini Cihad-ı Mukaddes’e (Kutsal Savaş) çağırdı. Bu çağrıya kimse aldırış etmedi. Böylece Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na İttifak Devletleri safında katılmış oldu.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşında dokuz ayrı cephede savaşmıştır.
-Çanakkale cephesi,
-Doğu(Kafkas) cephesi,
-Galiçya(Lehistan) cephesi,
-Romanya cephesi,
-Makedonya cephesi,
-Yemen-Hicaz(Arabistan) cephesi,
-Sina-Filistin cephesi,
-Irak cephesi,
-Suriye cephesi.
ÇANAKKALE SAVAŞI DENİZ VE KARA SAVAŞLARI OLARAK İKİ SAFHADA İCRA EDİLMİŞTİR.

ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞLARI
Çanakkale Boğazı:
Çanakkale Boğazı yaklaşık 70 km. uzunluğunda ve 50-100 metre derinliğindedir. En geniş yeri 7800 metre ile Erenköy Koyu bölgesi, en dar yeri ise 1300 metre ile Çanakkale ile Kilitbahir arasıdır. Çanakkale Boğazı’nda saatte ortalama 5 km. hızı olan bir üst su akıntısı ile aksi yönde, kuzeye doğru da bir dip akıntısı vardır. Alt akıntı denizaltıların, üst akıntı ise küçük teknelerin hareketlerini etkiler.
Birinci Dünya Savaşı’nın başında Çanakkale Boğazı büyük bir önem kazanmıştı. Boğaz açılabilirse Rusya dünya kaynaklarından ve müttefiklerin yardımlarından faydalanabilecek, Türk Ordusu savaş dışı kalacak, İttifak Bloku’na güneyden yapılacak bir taarruz ile harbin kısa sürede sonuçlandırılması mümkün olabilecekti. Dünyanın en güçlü donanmasına sahip İngilizler Çanakkale’den zorlanmadan geçebilecekleri inancında idiler. İngiltere Deniz Bakanı Churchill, donanmanın Boğaz’dan zorla geçerek İstanbul’a ulaşmasının fikir babası idi. Bir iki yıl önce Balkan Devletlerine kolayca yenilen bir ülke olan Osmanlı Devletinin hemen teslim olacağını düşünüyorlardı.
Çanakkale Boğazı’nın savunmasından, kolordu seviyesinde kabul edilen, Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı sorumluydu. Komutanı Cevat Paşa (Tuğg. Cevat Çobanlı) idi. Cevat Paşanın emrinde iki tümen ile topçu ve destek birlikleri vardı. Boğaz savunması, girişten itibaren “Dış-Orta-İç Tabyalar” olmak üzere üç savunma grubu halinde tertiplenmişti Türk birliklerinde, 82’si düşman deniz topçusu ile düello edebilecek nitelikte toplam 240 top bulunurken, düşmanda ise 712 top bulunmakta idi. Düşman toplarından 249’u bombardımana katılmıştır.
3 Kasım 1915 Deniz Harekatı:
Çanakkale Boğazı’na ilk taarruz; 3 Kasım 1915 günü iki İngiliz savaş gemisinin Gelibolu’daki Seddülbahir ile Ertuğrul tabyalarını, iki Fransız savaş gemisinin de boğazın Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyalarını yaklaşık 14.000 metre mesafeden bombardıman etmeleriyle başladı. Düşmanın bu taarruzu sonucu 5 subay, 80 erimiz şehit olmuş, 1 subay ile 20 erimiz yaralanmıştır. Bombardımanda Seddülbahir’deki cephanelik isabet alarak infilak etmiştir.
Bu bombardıman, Rusya’dan sonra, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı Devletine karşı savaş başlatma niteliğini taşıyordu. İngiliz Amiral Limpus’un bu bombardımanla Türklerin vaktinden evvel uyandırılmış olacağı endişesiyle karşı çıkmasına rağmen, bombardıman Churchill’in emriyle yapılmıştı. Gerçekten de bu bombardıman Türk ordusu için uyarıcı olmuş ve Boğaz’da gerekli takviyeler yapılarak savunma önlemlerine hız verilmiştir.
19 Şubat 1915 Deniz Harekatı:
Boğazı zorlamaya yönelik ilk ciddi teşebbüs ve bombardıman 19 Şubat 1915 günü müttefiklerin Amiral Carden komutasındaki çok sayıda muharebe gemisi tarafından 07.45 ile 17.30 arasında yapıldı. Ancak, uzak mesafeden yapılan bombardımanla düşman donanması istediği başarıyı sağlayamadı.
25 Şubat 1915 Deniz Harekatı:
Amiral Carden, 19 Şubat deniz muharebesinde uzak mesafelerden yapılan bombardımanlarla, giriş tabyalarının tahrip edilmediği kanısına varmıştı. 25 Şubat deniz harekatına Queen Elizabeth ve Irresistible gibi en güçlü gemiler de katılarak tabyalara bu sefer yakın mesafeden ateş açılmıştır. Saat 17.30’a kadar yapılan bombardımanda giriş tabyaları hemen hemen bütünüyle ağır hasara uğramıştı. Böylece, boğazın giriş kapısı açılmış sayılırdı.
Düşman donanması, 19 Şubat-18 Mart 1915 tarihleri arasında geceli-gündüzlü, aralıksız olarak boğazda, bombardıman ve mayın arama faaliyetlerini sürdürmüştür.
Müttefik donanmanın deniz harekatından istenilen neticeyi alamaması nedeni ile sağlığı bozulan Amiral Carden istifa etmiş, yerine 16 Mart’ta Amiral Robeck atanmıştır.
18 Mart 1915 Deniz Muharebesi:
18 Mart tarihine kadar Boğaz’da 403 mayınla 11 mayın engel hattı tesis edilmişti. Bu engel hatlarının dördünü 159 mayınla Nusret, diğer dördünü 114 mayınla İntibah, ikisini 48 mayınla Selanik, birini 37 mayınla Samsun gemileri tesis etmiştir. Son 26 mayın 07/08 Mart gecesi Yüzbaşı Hakkı Bey’in komutasındaki Nusret (Nusrat) mayın gemisi tarafından Erenköy Körfezi’nde, Karanlık Liman’a dökülmüştür. Bu mayınların her nekadar 17/18 Mart gecesi döküldükleri ileri sürülmekle beraber, bilhassa Çanakkale Mayın Grubu Komutanı Binbaşı Nazım Bey’in kaleme aldığı hatıraları ile Nusret’in seyir defterinin incelenmesi sonucu elde edilen bilgiler, söz konusu mayınların 07/08 Mart gecesi döküldüklerini teyit etmektedir. 18 Mart’a kadar geçen sürede boğazın girişinde bulunan, Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmiş, Boğaz’a giriş kapıları aralanmıştı.
18 Mart 1915 sabahı Amiral Robeck’in komutasındaki, İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan ve dönemin en büyük donanması Çanakkale Boğazı’nı yarıp geçmek üzere; üç filo (tümen) halinde teşkilatlanmış ve ileriden geriye doğru; 1 inci, 3 üncü ve 2 inci filolar olmak üzere, üç hat halinde boğaza girmişti. Bir keşif uçağımız o gün erkenden bu donanmanın toplanma yerini ve kuvvetini rapor etmişti. Bunun üzerine Türk birlikleri çoktan silah başı yapmıştı. Queen Elizabeth, Anadolu yakasında bulunan Hamidye I ve Çimenlik tabyalarını, Agamenon, Lord Nelson ve İnfletible ise boğazın Rumeli yakasındaki Yıldız, Mescidiye, Hamidiye II ve Namazgah tabyalarını ateş edeceklerdi.
Birinci filoda; Amiral Robeck’in komutasında İngiliz Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexible gemileri bulunuyordu. Bu gemilerin Anadolu kıyısındaki bataryalara karşı güvenliğini Triumph, Rumeli kıyısına karşı ise Prens George gemileri koruyordu.
İkinci filoda; Albay Hayes Sadler komutasında İngiliz Ocean, Irresistible, Albion, Vengeance, Swift Sure, Majestic gemileri yer almıştı.
Üçüncü filoda; Amiral Guepratte komutasında Fransız Gaulois, Charlemagne, Bouvet ve Suffren gemileri sıralanmıştı. Düşman donanmasında ayrıca; çok sayıda kruvazör, muhrip, denizaltı, uçak ve mayın gemileri ile yardımcı gemiler de yer alıyordu.
Birinci filonun ilk bombardımanı saat 11.25’te başladı. Queen Elizabeth, ağır toplarıyla uzak mesafeden önce Çimenlik’e sonra Çanakkale şehrine daha sonra da Hamidiye tabyasına ateş etmeye başladı. Bu ateşler sonucu; Çimenlik’e iki mermi isabet ediyor, Çanakkale’de yangın çıkıyor ve Hamidiye’de hasar meydana geliyordu. Agamemnon, Lord Nelson ve Prens George Rumeli yakasındaki; Hamidiye, Mecidiye, Yıldız , Dardanos ve Namazgah tabyalarına ateş açıyorlardı. Başlangıçta toplarımızın menzilleri düşman gemilerine karşılık vermek için yeterli değildi. Deniz savaşı tek yanlı bir bombardımana dönüşmüştü. Fakat düşman gemilerini en çok rahatsız eden, sürekli yer değiştiren sahra bataryaları idi.
Merkez tabyalarımıza yönelik bu bombardıman sonucu tabyalarımızın çoğu tahrip oldu. Bu durum karşısında, boğazı geçeceğine dair umutlanan ve geçme zamanının geldiğini düşünen Amiral Robeck, saat 12.00 de, Fransız Amiral Geupart’a Fransız savaş gemilerini öne geçirmesini emretti. İleri hatta geçen Fransız gemilerinden Suffren ve Bouvet Anadolu kıyısındaki, Goulois ile Charlemagne ise Rumeli kıyısındaki topçu mevziilerimizi bombardımana başladılar. Topçularımızın menziline giren Fransız gemileri ile Türk topçusu arasında korkunç bir topçu düellosu devam etti. Bu esnada Fransız Gaulois ile İngiliz Agamemnon zırhlıları yara aldılar. Türk toplarının bir kısmı kama ve namlularının ısınma ve şişmelerinden, yarısına yakını ise düşman topçusunun isabeti ile kullanılamaz durumdaydı. Bu nedenlerle Türk topçusunun etkisi giderek azaldı.
Bu durum karşısında, Türk tabyalarının imha edildiğini düşünen Amiral Robeck, saat 14.00 de, 1 ve 3 üncü filoları geri çekip, en geride ihtiyatta bulunan 2 inci filoyu öne sürmeye karar verdi ve Fransız gemileri de geriye doğru manevraya başladı.
Bu çekilme esnasında; Suffren’i takip eden Bouvet müthiş bir patlama ile sarsıldı. Koca gemi iki dakika içinde 639 mürettebatıyla boğazın karanlık sularına gömüldü. Büyük bir olasılıkla Bouvet, Nusret’in döşediği mayına çarparak batmıştı. Bu olayı takip eden iki saat içinde, 2 inci filodaki gemiler ön hatta gelerek 10.000 metrelik atış menziline girdiler. Türk topçusu ile bu filo arasındaki topçu düellosu saat 16.00’ya kadar devam etti. Bu arada mayın arama-tarama gemileri de ön hatta gelerek mayın arama faaliyetine başladılar. Buldukları ilk üç mayını patlatan bu gemiler, Türk Topçusunun açtığı ateş sonucu paniğe uğrayarak geriye doğru kaçmaya başladılar. Saat 16.10’da mayına çarpan Inflexible ile torpillenen Irresistible zırhlıları ağır hasara uğramışlardı. Inflexible muharebe sahasını terk ederek Bozcaada’da karaya oturtuldu. Mürettebatı tahliye edilen Irresistible’yi yedeğine almak üzere hareket eden Qcean da mayına isabet ederek ağır hasara uğradı, personeli diğer gemiler tarafından kurtarıldı. Kaderlerine terk edilen Irresistible ve Ocean zırhlıları daha sonra Türk topçusu tarafından batırıldı. Ertuğrul Koyunda manevra yapan düşman gemileri Nusret’in tuzağına düşmüşlerdi.
Müttefik donanma yedi saat süren deniz savaşında ağır bir yenilgiye uğradı ve güçlerinin üçte birini kaybetti. Üç muharebe gemisi (İngiliz Irresistible ve Qcean ile Fransız Bouvet) battı. Dört gemisi (İngiliz Inflexible, Agamemnon ile Fransız Gaulois, Suffren) muharebe edemeyecek şekilde ağır yara aldı. Mayından temizlenmiş olduğu sanılan alanda, gemi ve personel kayıplarının birbirini izlemesi üzerine Amiral Robeck, saat 17.50 de tüm donanmayı geri çekti. Düşmanın personel kaybı ise 800 kadardı. Büyük bir fiyaskoya uğrayan, zamanın en görkemli ve iddialı donanması, Türk ileri mayın hatlarına bile ulaşamadan savaş alanını terk etmek zorunda kalmıştı. Mayınlar hakkında yanlış istihbarat veren uçak pilotu askeri mahkemeye verilerek idam edilmiştir.
18 Mart Zaferi, Türk topçusu ve Nusret mayın gemisi sayesinde sağlanmıştır.
ÇANAKKALE KARA MUHAREBELERİ
Çanakkale’de Türk tarafının savunma planı; kıyıların kuvvetli tutulması, düşmanın henüz denizde iken karşılanması ve karaya çıkmasının engellenmesi, karaya çıktığı takdirde karşı taarruzlarla denize dökülmesi esasına dayanıyordu. Gelibolu’ya 5 inci Ordu Komutanı olarak atanan Alman generali Liman Von Sanders’e göre çıkarma; Gelibolu’da Saroz Körfezi’ne ve Anadolu yakasındaki Beşike ile Kumkale’ye yapılırdı. Sanders, kendi anlayışına göre, Kolordunun savunma planını değiştirmiş, bu nedenle kıyılarda sadece zayıf örtme ve gözetleme postaları bırakılmış, kuvvetin büyük kısmı geri bölgelerde tertiplenmiştir. Düşman hangi bölgelere çıkarma yaparsa gerideki kuvvetler oraya sevk edileceklerdi. Sanders’in İtilaf Kuvvetlerini Çanakkale cephesine uzun süre bağlayarak, Avrupa cephelerinde Almanların karşısındaki kuvvetleri azaltmak gibi bir düşünce içinde olabileceği de akla gelmektedir.
Türk birliklerinin kuruluşu; 3 ncü Kolordu Gelibolu’da, 15 nci Kolordu ise Anadolu tarafında tertiplenmişti. Esat Paşa komutasındaki 3 ncü Kolordu emrinde üç (7, 9 ve 19 uncu Tümenler), Alman Generali Weber komutasındaki 15 nci Kolordu emrinde iki (3 ve 11 nci Tümenler) ve doğrudan 5 nci Ordu’ya bağlı bir tümen (5 nci Tümen) olmak üzere toplam 6 tümen ile bir bağımsız süvari tugayı ve 4 seyyar jandarma taburu bulunmaktadır. Başlangıçta Türk tarafı 8’i jandarma olmak üzere 57 tabur ile 24 topçu bataryası kuvvetinde idi. Savaşın devamı süresince yapılan kıta kaydırmalarıyla, Gelibolu’daki tümenlerin sayısı 16’ya çıkarılmıştır.
İtilaf Devletleri’nin çıkarma planı; Asıl çıkarma yeri, Seddülbahir ve Kabatepe ile Arıburnu arasındaki bölge olarak kararlaştırılmıştı.
Siklet merkezi Seddülbahir bölgesiydi. Asıl çıkarma yeri hakkında Türkleri yanıltmak ve bu bölgelerdeki Türk kuvvetlerini yerlerine bağlamak maksadıyla Saroz Körfezi ile Anadolu yakasındaki Kumkale ve Beşike bölgelerine gösteriş(yanıltma) harekatı düzenlenecekti.
General Hamilton komutasındaki İtilaf Devletleri birliklerinin kuruluşu; 1 Fransız tümeni, 1 deniz tümeni, İngiliz 29 ncu Tümen ve 2 tümenli Anzak Kolordusu. Fransız Tümen’inin bir tugayı Müstemleke, diğer tugayı ise Anavatan tugayından teşkil edilmiştir. Müstemleke Alay’larının bir taburu Fransız, iki taburu ise Senegalli askerlerden oluşmuştur. Anzak Kolordusu’nun bir tümeni Avustralya ile Yeni Zelandalı askerlerden, diğer tümeni ise Avustralyalı askerlerden oluşmuştur. Düşmanın bu kuruluşu içinde; 60 tabur ve 40 topçu bataryası vardı. Ayrıca, 72 uçağı ile çıkarmayı denizden destekleyecek çok sayıda savaş, nakliye, çıkarma sandalları ve çeşitli gemileri bulunmaktaydı. Mayıs ayında, İtilaf Devletlerinin kara ordusuna bir Fransız tümeni ile bir Hint tugayı katılmıştır.
25 Nisan 1915 sabahı Müttefik kuvvetler, Seddülbahir ve Arıburnu’na donanmanın ateş desteği altında asker çıkarmaya başladılar. Bu arada düşman gemiler Saroz Körfezi ile Anadolu yakasındaki Kumkale ve Beşike’deki Türk mevzilerini de bombardımana başladı. Saroz’a ve Kumkale’ye aldatma amacıyla asker çıkarıldı ise de, aynı günün gecesi bu askerler geriye çekilmiştir.
Seddülbahir Çıkarması ve Muharebeleri:
25 Nisan sabahı, İngiliz 29 ncu Tümen’i donanmanın yoğun ateş desteğinde Seddülbahir’de, kapalı adları ile anılan beş ayrı yere (Y:Sarıtepe güneyi, X:İkiz koyu, X:Teke koyu, V: Ertuğrul koyu, S:Morto koyu) çıkarma harekatına başladı. İlk hedef olarak Alçıtepe ele geçirilecek, Kilitbahir platosu’na ilerlenerek, merkez tabyaları susturulacak, boğaz giriş bölgesi elde edilecekti. Bu bölgeyi Yarbay Hafız Kadri komutasındaki 26 ncı Alay’ın Binbaşı Mahmut Sabri’nin komuta ettiği 3 ncü Tabur’u savunuyordu.
Donanmanın üstün ateş desteğinde, Seddülbahir kıyılarına çıkarma yapan İngiliz kuvvetleri, bu kıyıları savunan kahraman Türk askerinin çok şiddetli mukavemeti ile karşılaştılar. Takım ve manga kuvvetinde küçük birlikler halinde tertiplenen Türk birliklerinin açtıkları ateş sonucu, binlerce İngiliz askerinin cesetleri sahilleri doldurmuştu. Ezineli Yahya Çavuş, takımıyla Ertuğrul Koyu’nu 12 saat savunmuş, çıkarma yapan düşmanı perişan etmiştir. 25 ve 26 Nisan günlerinde, kahraman Türk askerinin bu direniş karşısında çok büyük zayiat veren İngiliz kuvvetleri bekledikleri başarıyı elde edememiş ve hedefleri olan Alçı Tepe’yi ele geçirememişlerdi. Ancak, donanmanın ateş desteği ve takviyeler ile kıyıda tutunabilmişlerdir.
Seddülbahir Muharebeleri:
1 nci Kirte Muharebesi (28/30 Nisan 1915): Alçı Tepe’yi ele geçirmek için 2 İngiliz, 1 Fransız tugayından oluşan 14.000 kişilik düşman ordusunun başlattığı taarruz, Türk askerinin savunması karşısında başarısızlığa uğramıştır. Bu muharebede 3.000 kayıp veren düşman, ilk mevzilerine geri dönmek zorunda kalmıştır.
2 nci Kirte Muharebesi (06/08 Mayıs 1915): Müttefik kuvvetlerin Kitre köyü ve Alçı Tepe’yi ele geçirmek için 2 tümenle başlattıkları taarruz, Türk birliklerinin karşı taarruzlarıyla geri püskürtüldü. Düşman bu muharebede 8.500 askerini kaybetti.
3 ncü Kitre Muharebesi (04/06 Haziran 1915): Arıburnu cephesi’nde Türk birliklerinin 19 Mayıs’ta başlattığı taarruz başarısızlıkla sonuçlandı. Türk birlikleri bu muharebede çok ağır kayıp verdi. Müttefik kuvvetlerin komutanı General Hamilton bu durumdan yararlanarak, Yassıtepe-Alçıtepe hedeflerini ele geçirmek gayesi ile taarruza karar verdi. Taarruzunun ara hedefi olarak üçüncü defa Kitre köyü’nü seçti. 61.000 kişilik İngiliz ve Fransız kuvvetleri mevzilerimize 200-400 m. kadar girme yapmışsa da Türk ihtiyat birlikleri devreye girerek kısa zamanda bu girmeleri durdurmuştur. İngilizler tarafından ilk defa cephede zırhlı muharebe aracı bu muharebede kullanılmıştır.
1 nci Kerevizderesi Muharebesi (21/22 Haziran 1915): Bu muharebe, Fransız Kolordusu’nun başlattığı mahdut hedefli bir taarruzdur.
Maksat, Kerevizderesi sırtlarını ele geçirmekti. Türk savunması karşısında Fransız taarruzları bir sonuç vermemiştir. Türk birliklerin kaybı 6.00, Fransızların ise 2.500 dür.
Zığındere Muharebesi (28 Haziran/05 Temmuz 1915): Zığındere, Çanakkale Savaş’ının en kanlı ve zayiatın en fazla olduğu bir muharebesidir. Zığındere’yi ele geçirmek isteyen düşmanın başlattığı taarruzda, donanması ve topçusu hedef ayırımı yapmadan, Zığındere’de bulunan sahra hastanesi ve sargı yerlerini bombalamış, çaresiz hasta ve yaralı askerlerimize çok ağır zayiat verdirmiş, çoğu da şehit olmuştur. İngilizler bu muharebede tasarladıkları hedefe varamamışlardır. Bu hastanede tedavi edilen, yaralı ve esir İngiliz askerlerinden birçoğu da bu bombardımanlar sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Sekiz gün, geceli gündüzlü süngü hücumlarıyla geçen Zığındere Muharebesi’nde 16.000 Türk askeri şehit olmuştur. Bu nedenle bu bölgeye Şehitler Sırtı adı verilmiştir. Aziz şehitlerimizin hatırasına, burada “Sargı Yeri Şehitler” abidesi yeralmaktadır.
2 nci Kerevizdere Muharebesi (12/13 Temmuz 1915): Kerevizderesi sırtlarını ele geçirmek için deniz ve kara topçularınca desteklenen, İngiliz ve Fransız tümenleri tarafından başlatılan bu taarruzda; Fransızlar 150-300 m. derinlikteki mevzileri işgal ettiler. Karşı taarruzlarımızla düşmanın daha fazla ilerlemesi durdurulmuştur.
Seddülbahir bölgedeki harekat, diğer bölgelerdeki harekat gibi, Ağustos ayından itibaren mevzii muharebesine dönüştü. Bu suretle düşman çıkarmadan itibaren ancak 3-4 kilometrelik bir arazi kesimini elde etmiş, hedefleri olan Alçıtepe ve Kirte’yi ele geçirmeye muvaffak olamayarak muharebenin sonuna kadar bir sahaya saplanıp kalmıştır.
Arıburnu Çıkarması:
5 nci Ordu Komutanı General Sanders’in kişisel değerlendirmesi ve savunma planlarına uyularak Arıburnu bölgesi Seddülbahir’de olduğu gibi, zayıf kuvvetlerle tutulmuştur. Yarbay Şefik (Aker)’in komutasındaki 27 nci Alay’ın Binbaşı İsmet’in komutasındaki 2 nci Tabur’u bu bölgeyi örtmek ve savunmakla görevlendirilmişti.
Çıkarma yapacak Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood’un planı; çıkarmaya müteakip, Kocaçimen-Conkbayırı-Kemalyeri-Kavak Tepe-Kabatepe hattını ele geçirmekti. Çıkarma Kabatepe Bölgesine planlanmıştı. 25 Nisan 1915 sabahı, muhripler karaya çıkacak Anzak askerlerini taşıyan tekneleri Kabatepe’nin 1.250 m. açığında bıraktılar. Akıntı veya rüzgar nedeni ile mi yoksa kılavuz hatası sonucu mu? Nedeni kesin bilinmez. İlk çıkarma dalgası hedeften saptı, planlanan yerin 1.500 m. kuzeyine, yani Arıburnu sahiline-sonradan Anzak Koyu olarak adlandırılan koy-yanaştı. Yanlış sahile çıkan Anzak askerleri şaşkınlık içinde idiler. Etrafı yüksek tepelerle çevrili bir alanda sanki kapana sıkışmışlardı. Türk tarafı da düşmanın bu sahile çıkacağına ihtimal vermemiş, bu nedenle sahil zayıf bir kuvvetle savunuluyordu. Az sayıdaki Mehmetçiğin şiddetli ve isabetli ateşleri ile kıyıya ilk çıkan bu düşman birliğinin tamamına yakını imha edilmiştir. İlerleyen saatlerde, donanmanın topçu ateşi desteğinde kıyıya çıkabilen çok sayıdaki düşman kuvveti; sayıları azalan, takviyelerin gelememesi ve cephanelerinin bitmesi üzerine çaresiz kalan askerlerimizin Conk Bayır’ına çekilmeleri üzerine, Arıburnu Sırtı’nı (Kanlı Sırt’ı, Kırmızı Sırt’ı ve Cesaret Tepe’yi) işgal etmiştir.
Gün ağarırken Arıburnu istikametinden top seslerinin gelmesi üzerine 19 ncu Tümen Komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal bir çıkarma yapıldığını anlayarak durumu Ordu Komutanı’na bildirmişse de bir cevap alamadı. Durum çok kritikti, sahilde çok zayıf gözetleme ve koruma birlikleri bulunuyordu. Geniş bir sahile yayılmış 27 nci Alay çok zayiat vermişti. Düşmanın Conkbayırı-Kocaçimentepe hattı ve uzantısını ele geçirmesi halinde telafisi mümkün olmayacak durumlarla karşılaşılacağı muhakkaktı. Bütün bunları düşünen Mustafa Kemal, Ordu’dan emir gelmemiş olmasına rağmen inisiyatifini kullanıp sorumluluğu yüklenerek, Yarbay Hüseyin Avni’nin komuta ettiği 57 nci Alay’ı bir batarya ile Kocaçimentepe istikametinde harekete geçirdi. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı’na çıktığında, kıyının gözetleme ve korunmasıyla görevli erlerin çekilmekte olduklarını gördü.

Mustafa Kemal, çekilen erlere:
“- Niçin kaçıyorsunuz? dedim.
- Efendim düşman! dediler.
- Nerede?
- İşte, diye 261 Rakımlı Tepe’yi gösterdiler.
Gerçekten düşmanın bir avcı hattı 261 Rakımlı Tepe’ye yaklaşmış ve sakınmadan ilerliyordu. Şimdi durumu düşünün. Ben erler on dakika dinlensin diye kuvvetlerimi bırakmışım. Düşmanda bu tepeye gelmiş. Demek ki düşman bana benim elerimden daha yakın. Düşman benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecektir. Kaçan erlere:
- Düşmandan kaçılmaz, dedim.
- Cephanemiz kalmadı, dediler.
- Cephaneniz yoksa, süngünüz var dedim ve bağırarak bunlara süngü taktırdım; yere yatırdım. Bu erler süngü takıp yere yatınca, düşman erleri de yattılar. Kazandığımız bu andır.”
Mustafa Kemal, karşı taarruza geçen birliklerin komutanlarına şu tarihi emrini vermişti. “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir.”
27 nci Alay’ın birlikleriyle takviye edilen 57 nci Alayı’ın yaptığı taarruz ve süngü hücumları sonucu, Anzak kuvvetleri çareyi kaçmakta buldular. Anzak Kolordusu Komutanı Birdwood’un bütün planları alt üst olmuş, koca ve güçlü Anzak Kolordusu, dar bir kıyı bölgesinde bir kargaşa içinde üst üste yığılıp kalmıştı. Anzakların moralleri çökmüş, ümitleri sönmüştü.
“Kazandığımız bu andır.” Evet bu an, belki de Mustafa Kemal’i kaybedebileceğimiz bir andı. Avustralya Genel Valisi Emekli Tümgeneral Michael JEFFERY, 25 Nisan 2006 tarihinde Çanakkale Savaşları’nın 91 nci yıl dönümü nedeniyle Anzak Koyu’nda yapılan Şafak töreni konuşmasında “bu anı” şu şekilde anlatmıştır:
“25 Nisan’ın kalan bölümünde Anzaklar Gelibolu’da tutunabilmek için umutsuzca mücadele etmeye devam etti. Gün bitiminde ilk hedefleri ele geçirilmesinin hiçbir zaman gerçekleştirilemeyeceği açıkca görüldü.
Anzakların o gün kazanamamasının nedenlerinden biri, Düz Tepe’nin yamaçlarında Yüzbaşı Tulloch’a karşı savaşan Türk subayının hızlı düşünmesi ve kararlı eylemidir.
Tulloch baktığında, yaklaşık 700 metre mesafede, bir ağacın yanında, askerlerine emirler veren bir Türk sabayı gördü. Tulloch ona ateş etti fakat vuramadı. Bu subayın, 19. Türk Tümenini komuta eden; nihai Türk zaferinin mimari ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin saygı duyulan kurucusu olacak olan Yarbay Mustafa Kemal olduğuna inanılmaktadır”
Bu tarihten itibaren, harekat, 1915 Ağustos’una kadar dört ay süre ile Conkbayırı-Kocaçimentepe-Kabatepe bölgelerinde, tarafların karşılıklı taarruzları ve bilhassa geceleri yapılan süngü hücumları ile boğaz boğaza yakından boğuşmak suretiyle çok kanlı çarpışmalarla geçti.
Seddülbahir’de olduğu gibi Anzak Kolordusu da taarruz hedeflerine varamamış, çıktıkları yerlerden ancak 3-4 kilometre kadar bir arazi kesimini ele geçirmek imkanını bulabilmişler ve muharebenin sonuna kadar bu mevzilerde kalmışlardır.
25 Nisan’da 9 ncu ve 19 ncu Tümenler düşmanı denize dökmeğe muvaffak olamamışlarsa da ilerlemesine de meydan vermemişlerdi. 19 Tümen Komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in 25 Nisan günkü duruma müdahale etmesi ve 57 nci Alayın taarruzu, Çanakkale Muharebesi’nin kaderine ve sonucuna da çok etkili oldu. Bu hususta İngiliz harp tarihi yazarlarından General Oglander, Çanakkale Savaşı ile ilgili yazdığı eserinde, Yarbay Mustafa Kemal’in bu müdahalesiyle ilgili yazısının sonunu şöyle bağlamaktadır. “19 ncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in 25 Nisan 1915’te Arıburnu civarındaki durumu derhal kavramış olmaları ve inisiyatifini kullanarak 57 nci Alay’la yaptığı taarruz, Çanakkale Muharebesi’nin sonucunu tayin etmiştir. Bir tümen komutanının üç ayrı yerde, kendi inisiyatifi ile giriştiği hareketler sonucu bir savaşın ve hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek az görülür.”

Gelişen duruma göre taktik ve idari gereklere cevap veremez durumda olan 5 nci Ordu birlikleri dört grup halinde yeniden teşkilandırıldı:
-Anadolu Grubu: Biga Yarımadası’ndaki birlikler,
-Güney Grubu: Seddülbahir Cephesi’ndeki birlikler. Komutanı Vehip Paşa (Esat Paşa’nın kardeşi)
-Kuzey Grubu: Sorumluluk bölgesi, kuzeyde Despot Liman’ından güneyde Kum Tepe’ye kadar uzanan alan. Komutanı Esat Paşa.
-Saroz Grubu.

Suvla Çıkarması, Anafartalar ve Conkbayırı Muharebeleri:

Suvla Çıkarması:
25 Nisan 1915 gününden, Ağustos ayı başlarına kadar geçen süre içinde müttefik kuvvetlerin gerek Seddülbahir ve gerekse Arıburnu Cephelerinde başarı elde edememeleri ve boğazı geriden düşürme imkanı bulamamaları sonucu, General Hamilton, Türk ordusunun gerilerine sarkmak ve onu çember içine alarak yok etmek için Büyük ve Küçük Kemikli arasındaki Suvla sahillerine kuvvet çıkarak, Anafartalar bölgesinde üçüncü bir cephe açmaya karar verdi.
Seddülbahir’de altı yere yapılan çıkarmalardan önemli dersler alınmış, bu defa 8-10 asker taşıyan küçük tekneler yerine her biri 500 asker ve 60 hayvan, top ve malzeme taşıyan özel çıkarma araçları yaptırılmıştı. Suvla Çıkarması tarihte o güne kadar yapılmış olan en büyük çıkarma harekatı olacaktı.
Suvla‘ya çıkarma yapan 9 ncu İngiliz Kolordusu’nun hedefi; Anzak Kolordusuyla koordineli olarak yapılacak bir taarruzla, Conkbayırı ve Kocaçimentepe blokunu ele geçirmek ve buradan ilerleyerek boğaza hakim olmaktı. 9 ncu İngiliz Kolordusu birlikleri 6-7 Ağustos gecesinden itibaren bölgeye çıkmaya başladı. Suvla’ya çıkan 22 İngiliz taburu, karşılarında 3-4 tabur kadar Türk kuvveti bulunduğu halde ilk iki gün hemen hemen hiçbir şey yapmadılar, oturup dinlendiler, destek birliklerinin gelmesini beklediler. İlk 24 saatte Suvla’da pek fazla bir değişiklik olmadı. İngiliz birlikleri sahilden ancak 2-3 km. kadar içeri girebilmişlerdi. Düşmanın bu hareketsizliği, ihtiyat birliklerimize süratle bu bölgeye yetişip, duruma müdahale etme fırsatı vermiştir.

Anafartalar Muharebesi:
Ordu Komutanı Sanders, Mustafa Kemal’i 8 Ağustos 1915 günü saat 21.45’te Anafartalar Grup Komutanlığına atadı. Böylece Anafartalar bölgesinde toplanan bütün birliklerin komutası Mustafa Kemal’e geçti.
Mustafa Kemal, 9 Ağustos sabahı, Suvla’ya çıkarma yapan 9 ncu İngiliz Kolordusu’na karşı, 7 nci ve 12 nci Tümenlere karşı taarruz emri verdi. Her iki tümenin de taarruzu başarılı oldu ve İngiliz birlikleri bu karşı taarruzla geriye püskürtüldüler. Bu harekat sonunda Mustafa Kemal, “Gerçekte düşmanın bir kolordusunu zayıf bir tümenimle Kireçtepe-Azmak arasında yenmiş, Tuzla Gölü’ne kadar takip ederek orada tespit etmiştim” demiştir.

Conkbayırı Muharebesi:
9/10 Ağustos gecesi Anafartalar Grup Komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, takviyeli 8 nci Tümen’e, Anzak Kolordusu’na baskın tarzında taarruz emri verdi. Taarruz gecikiyordu. Derhal yanındakilerle birlikte hücuma kalkacak askerin önüne geçti.
Cesaret verici, teşvik edici kısa bir konuşmadan sonra “benim kırbaç sallayarak vereceğim işaret üzerine hemen, hepiniz düşmana atılacaksınız” emrini verdi. Çok kısa bir zaman sonra kırbacını sallamasının ardından subaylar, erler tereddütsüz bir şekilde düşmana saldırdılar. Bu esnada bir şarapnel parçası Mustafa Kemal’in göğsüne isabet etti. Parçalanan bu saat Büyük Komutan’ın hayatını kurtarmıştır.
Anzak Kolordusu’nun Komutanı Birdwood, Conkbayırı Muharebesi’nde M. Kemal’in karşısında kolordusunu bizzat yönetiyordu. Fakat gücü Mustafa Kemal’e yetmemişti. (General Birdwood, Atatürk’ün cenaze törenine 73 yaşında ve hasta olduğu halde katılarak ona takdir ve hayranlığını ortaya koymuştur) Bu muharebede düşman binlerce ölü ve yaralı vermiş, binlercesi de esir olmuştur.
Conkbayırı taarruzu sonunda Anzak birlikleri geri atılmış, Kocaçimen-Conkbayırı hattı emniyet alınmış, Anzak Kolordusu taarruz gücünü kaybetmiştir.
Anafartalar Muharebesi’nde ise İngilizlerin kesin sonuç umdukları kuşatma harekatı Türklerin başarılı savunma ve karşı taarruzları ile başarısızlığa uğratılmıştır. Bu iki muharebede 50.000 kişilik iki düşman kolordunun verdiği zayiat 18.000’dir. Diğer bölgelerde olduğu gibi Anafartalar’da çekilme tarihi olan 20 Aralık 1915 gününe kadar harekat mevzi muharebesine dönüştü.
Mustafa Kemal’in rütbesi bu muharebelerden sonra Albaylığa yükseltilmiştir.
İngilizler 21-22 Ağustos’ta, ikinci kez Anafartalar’da ve 27 Ağustos’ta, Kayacık Ağılı’da teşebbüs ettikleri taarruz denemeleri yine hüsranla sonuçlanmıştır.
Türk askerinin kahramanlık destanları yarattığı Çanakkale Savaşı sonunda, İtilaf Devletleri ne denizden ne de karadan boğazı açamayarak yenilgilerini kabul etmiş, zaferi Türk süngülerine teslim etmek suretiyle 20 Aralık 1915’te Arıburnu ve Anafarta’dan, 9 Ocak 1916’da da Seddülbahir kesiminden çekilmişlerdir.

SONUÇ:
Çanakkale Savaşı Birinci Dünya Savaşı’nın 2-3 yıl daha uzamasına neden olmuştur. Müttefikler Birinci Dünya Savaşı’nda en büyük prestij, itibar kaybına Çanakkale’de uğradılar. Çarlık Rusya’nın Boğazlara hakim olma hayali gerçekleşmemiştir. Müttefiklerinin yardımından yoksun kalan Çarlık Rusya’da iç karışıklıklar artmış, Bolşevikler 1917 ihtilali ile Çarlık devrini kapamışlardır.

Çanakkale Zaferinin Türk Ulusu’na en büyük armağanı, kuşkusuz M.Kemal ATATÜRK’dür. Mustafa Kemal, yeni kurulan bir tümeni kısa zamanda modern bir kolordu ile muharebe edecek bir duruma getirmekle, yüksek bir teşkilatçı ve yetiştirici olduğunu göstermiştir. Durum ve araziyi kavramaktaki ustalığı, seri ve isabetli kararlar vermesi ve bu kararları azimle uygulaması, Mustafa Kemal’in sahip olduğu yüksek irade, bilgi ve kendine güvenin göstergesidir.

Çanakkale Zaferi, Balkan Savaşlarıyla içte ve dışta sarsılmış olan devlet prestijini kurtarıp güçlendirmiştir. Çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu içinde Türk ulusunun hala gücünü ve dinamizmini koruduğunu göstermiştir. Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı’nın öncüsü ve başlangıcı olmuştur.

Çanakkale Savaşı’nda binlerce üniversiteli-aydın Türk kaybedilmiş, bu kaybın olumsuz etkileri Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde görülmüştür.

Çanakkale Savaşı, sömürgelerinde İngiltere ve Fransa’nın askeri ve siyasi prestijini sarsmış, sömürgelerde bağımsızlık ve özgürlük akımının doğmasına neden olmuştur. Avustralya ve Yeni Zelandalıların milli bilinçlerinin oluşmasında etken olmuştur.

Çanakkale Muharebeleri’ne Türkler 310.000, İngilizler 460.000, Fransızlar 79.00 kişilik kuvvetlerle katılmışlardır. Türkler 57.263’ü şehit, geriye kalanı yaralı, hastanede, esir ve kayıp olmak üzere 250.00 zayiat vermişlerdir. İngiliz ve Fransız kayıpları ise; ölü, yaralı, esir ve kayıp olmak üzere 252.000 dır.

Çanakkale’de Türklerin savaştığı milletler, cephede; İngiliz, Fransız, Senegalli, Cezayirli, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintliler, Sikh, Pahtan, Madrasi, Maori, Jatlar, Gurkalar, Baratongalar, cephe gerisinde; Yunanlılar, Mısırlılar, Yahudiler.

ÇANAKKALE DESTANINI YARATAN BAŞTA BÜYÜK ÖNDER GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK OLMAK ÜZERE, TÜM ŞEHİT VE GAZİLERİMİZİ RAHMET VE SAYGIYLA ANIYORUZ.

Çanakkale – Truva

31 Ocak 2009 admin  
Kategori: Çanakkale Tarihi

canakkale truva 1 150x150 Çanakkale   Truva canakkale truva 2 150x150 Çanakkale   Truva canakkale truva 3 150x150 Çanakkale   Truva canakkale truva 4 150x150 Çanakkale   Truva canakkale truva 5 150x150 Çanakkale   Truva canakkale truva 6 150x150 Çanakkale   Truva

Çanakkale – Truva Milli Parkı

Konumu:
Çanakkale ili Ezine ilçe sınırları içerisinde Çanakkale Boğazının girişinde yer almaktadır.

Çanakkale Truvaya Nasıl Gidilir ?
Milli Park alanına Çanakkale -İzmir Devlet karayolu ve Bursa-Balıkesir üzerinden gelen Devlet Karayolu ile ulaşılabilir.Troya Çanakkale-İzmir Devlet karayolunun 28 km. sinin 5 km içerisindedir.

Tarihi Değerleri:
Milli Parkın ana kaynak değerini,Troya’lılar ile Aka’ların 10 yıl süren harplerindeki kahraman savaşçıların efsanevi hikayeleri ile asırlar boyunca uluslararası bir üne sahip olan ve ozan Homeros’un epik İliada ve Odysea ile ölümsüzleşen Troya kenti oluşturmaktadır.

Arkeologlar , İliada da hikaye edilen Troya’nın üç bin yıllık tarihi süresince yayılım gösteren dokuz antik medeniyet katından sadece birinin kapsamından geçtiğini tanımlamışlardır. Bu kat Homeros’un dünyaca bilinen ve tanınan Troyası’dır.

Troya tarihi ve onunla ilgili özellikler, Troas Bölgesinin yani Edremit körfezinin kuzeyinden Marmara denizinin güney kıyılarına kadar olan bölgeyi kaplamaktadır.

Milli Parkın ve çevresinin tabiat tarihi ile ilgili en önemli özelliği, jeolojik özelliğidir. Troya ve çevresinde genel olarak jeolojik yapıyı, geniş alanlar kaplayan neojen formasyonlar meydana getirir.

Çanakkale Boğazı ve Ege kıyıları uygun plaj olanakları ile rekreaktif değer taşımaktadır.

Gezilecek Yerler:
Milli Park sahası içerisinde öncelikli olarak görülebilecek yerlerin başında Troya şehri gelmektedir. Ayrıca Çanakkale Boğazı kıyılarında sunduğu görsel peyzaj değerleri ile ziyaretçilerin rekreaktif ihtiyaçlarını karşılayacak düzeydedir.

Hizmetler ve Konaklama:
Milli Park sahası içerisinde konaklama imkanı olmayıp, Milli Parkın yakınında yer alan Çanakkale ili Ezine ilçesinde ziyaretçiler konaklama yapabilirler. Ayrıca Troya Milli Parkının Kuzeyinde yer alan Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı ile güneyinde yer alan Kaz Dağı Milli Parkı ziyaretçilere tarihsel özelliği ile eşsiz peyzaj ve doğal güzellikleri sunması açısından yörede ziyaretçilerin alternatif ziyaret sahalarıdır.

canakkale truva 1 Çanakkale   Truva

canakkale truva 2 Çanakkale   Truva

canakkale truva 3 Çanakkale   Truva

canakkale truva 4 Çanakkale   Truva

canakkale truva 5 Çanakkale   Truva

canakkale truva 6 Çanakkale   Truva

Çanakkale İlçeleri

20 Ocak 2009 admin  
Kategori: Genel

GELİBOLU’NUN TARİHÇESİ

bayrakli Çanakkale İlçeleri

İyi, güzel ve şirin anlamına gelen Gallipolis adıyla anılan Gelibolu,  tarihte ilk kez Hitit İmparatorluğu’nun M.Ö. 12. yüzyılda parçalanmasından sonra , Frigler ve onları izleyen Lidyalılar’ın araya geçişleri sırasında önem kazanmıştır. Sırasıyla Persler’in, Spartalılar’ın, Makedonyalılar’ın Bergamalılar’ın, Romalılar’ın, Hun İmparatorluğu’nun ve Bizanslıların yönetiminde kalan Gelibolu, 1354 yılında Gazi Süleyman paşa tarafından fethedildi. 1366 yılında yeniden Bizans’ın eline geçen Gelibolu, Osmanlı Padişahı 1. Murat tarafından 1367 yılında ikinci kez Osmanlı topraklarına katıldı. Türbeler şehri olarak da anılan Gelibolu’da çok sayıda cami, türbe,kale ve tarihi hamam bulunmaktadır. Gelibolu kalesi, Namık Kemal’in Mezarı, Süleyman Paşa türbesi, Bigalı ve Nara Kaleleri, Uiu Camii, Azepler Namazgahı,  Yazıcıoğlu Camii, Sofca Halil Mescidi, kasaboğlu Ali Bey Hamamı, Saruca Paşa Hamamı  önemli yerleri arasındadır.

Antik ismi Khersonesos olan Gelibolu Yarımadası, Çanakkale Boğazı ile Saros Körfezi arasında, güneye doğru genişleyerek uzanır.Türkiye’nin kuzey batısında yer alan yarımada, aynı zamanda Avrupa kıtasının güney-doğusundaki son kara parçasıdır.Kuzey’de dar (5 km) Bolayır kıstağı ile Trakya’ya bağlanır. Bir fay ile sınırlanmış yüksek ve düz batı kıyılarından doğuya, boğaza doğru alçalan, vadilerle yarılmış sırtlardan oluşan yüzey şekilleri jeolojik yapıya uymuştur.Yarımadanın batı yakasını kuvvetle meyillenmiş eosen ve oligosen flişleri, doğu yarısını hafif dalgalı miyosen ve pliyosen çökelleri kaplar.Gelibolu ilçesi, aynı isme sahip yarımadanın kuzey-doğu kıyısında, Çanakkale Boğazı’nın Marmara Denizi’ne açıldığı noktada yer alır.

gboli2 Çanakkale İlçeleriİklim:

Trakya ve Ege iklim bölgeleri arasındadır. Kuzey’de bulunan Korudağı, sert Trakya iklimininin etkilerini hafifletmektedir. Çanakkale Boğazı kıyısında bulunması münasebetiyle yılın dört ayı sürekli hava akımlarının etkisinde kalmaktadır. Bu nedenle ilkbahar mevsiminin süresi kısadır. Yağışlar, sonbaharda etkili olurken, ilkbaharda bir ölçü daha azdır. Kışın en belirgin özelliği kuzeyden gelen sert Poyraz rüzgârıdır. Yaz ve sonbahar aylarında bölgede Akdeniz iklimi hüküm sürer. Sonbaharlar genellikle ılıktır.

Dağlar:

Tekirdağ’dan uzanan Ganos Dağı’nın bir kolu Marmara kıyılarını izleyerek Mürefte üzerinden Çanakkale Boğazı boyunca Seddülbahir’e kadar uzanır. Diğer bir kolu da Kadıköy bucağının arkasından ve Bayramiç Köyü’nün sırtlarından Meriç yönüne doğru uzanır. Bir çok yerinde 200 – 400 metre yüksekliklerde değişen engebeler, Gelibolu Keşan arasında 725 metreyi bulur. Bu yükselti Korudağ adını alır ve ilçenin en yüksek yeridir.

Ovalar:

İlçe, dar bir yarımadanın uzantısında bulunduğu ve hafif engebeli araziden oluştuğu için önemli ovalara sahip değildir.Evreşe, Karainbeyli, Sütlüce ve Ilgardere gibi küçük ovaları mevcuttur.

gboli3 Çanakkale İlçeleriAkarsular ve Göller:

İlçede önemli göl ve akarsu yoktur. Bir kaç büyük çay ve dere vardır.

Kavak Çayı:

İlçenin en uzun akarsuyudur. Çokal köyü yakınından geçerek, Kuzeyden gelen bir kolla birleşir ve Saroz Körfezi’ne boşalır. Uzunluğu 50 kilometredir.

Ilgar Deresi:

Eşikçi Dağı’ndan kaynaklanarak Üveyik Dağı ve Pazarlı Köyü arasından geçerek Bakacak Tepe yakınlarında Çanakkale Boğazı’na dökülür.

Çokalcı Deresi:

Münip Beş Çiftliği’nden ve Kaynarca’dan geçerek Çanakkale Boğazı’na dökülür.

Üç Köprüler Deresi:

Çokalca Deresi olarak da bilinen dere, Eceabat yöresinde Üçköprüler mevkiinden denize dökülür. Yazları pis ve durgundur..

Bitki Örtüsü:

İlçede bitki örtüsü çam ve zeytin ağaçlarından oluşur. Korudağ’daki çam ormanları en önemli yeşillik alanı oluşturur. Eceabat yönüne gidildikçe kıyı kesimlerinin zeytin ağaçlarıyla kaplandığı görülür. Pazarlıköy sırtlarında önemli sayılabilecek oranda çam alanı mevcuttur. Tayfur ve Karainbeyli köyleri arasında ise meşe fundalıklarına rastlanır.

 

LAPSEKİ’NİN TARİHÇESİ

 

Çok eski bir yerleşim olan ve Antik çağda Pityausa adı ile varlığını sürdüren Lampsakos daha sonraları Fransa’da Marsilya kentini kuran Foçalıların ve ondan sonra da Miletosluların eline geçti. Miletos’lular M.Ö. 670 yıllarında koloni kurmak için harekete geçmişler ancak Ege kıyıları daha önceleri  koloniler haline geldiğinden daha uzaklara Marmara ve Karadeniz kıyılarına gitmek zorunda kalmışlardır.  Çanakkale Boğazı’nda Sestos’un karşısında Abydos’u (Nara Burnu) Kapıdağ Yarımadasında Kaykos (Erdek), Khios (Gemlik) ve Mirleia (Mudanya) şehirlerini koloni haline getirdikten sonra Lampsakos’u da (Lapseki) kolonileştirdiler.

lahit Çanakkale İlçeleriBu dönemde Lampsakos’un özellikle şarabı çok ünlüdür. O kadar ki İran Şahları Darius ve Kserkes buradan şarap getirtirlerdi. Lapseki Marmara’nın girişinde Boğaz’ın kilit noktasında bulunması ve Trakya ile Anadolu’nun geçit yerinde olmasından dolayı tarihinin her devrinde ya işgale uğradı, ya da şehrin düzenini bozan büyük göçlerin tesiri altında kaldı. Darius zamanında Anadolu Pers İmparatorluğu’na bağlı birinci derecede dört satraplık bulunmaktaydı. Satraplıklardan Daskilion (Tirilye) şehrine bağlanan Lampsakos her yıl Pers İmparatorluğuna gümüş tazminatı vermeye mecbur kaldı.Perslerin bölgeden çekilmelerinden sonra Lampsakos Yunan site devletlerinin direkt tesiri altında kaldı. Ege Denizi tarihinin klasik çağında (M.Ö. 479-334) Lampsakos’un surlarla çevrilmemiş olduğunu Thoukydides’den öğreniyoruz. Lapseki, Atina-Isparta Savaşları sırasında Atina’ya baş kaldırıp Delos Birliğinden ayrılmak istediği zaman; 24 gemiyle ayaklanmayı bastırmaya gelen Atina’lı komutan surlarla çevrilmemiş bu kenti ilk saldırıda ele geçirmiştir. Atina birlikleri 409 yılında kenti tahkim etmişler ve üs olarak kullanarak boğazın kontrolünü ellerine geçirmişlerdir. Atina’lıların Lapseki’yi ele geçirip boğazı kontrol altına almaları üzerine Ispartalı Komutan Lysandros, donanması ile Çanakkale Boğazı’na gelerek Lapseki’yi ele geçirmek ve çevredeki şehirlere gözdağı vermek istemiştir. Atinalı’lar bu durum karşısında; hemen harekete geçerek önlem aldılar. Donanmalarını Avrupa sahilinden Khios istikametine yola çıkardılar. Lysandros Abydos’tan sahili izleyerek Anadolu kıyısındaki  Lapseki’yi kuşattı. Şehre taarruz ederek şehri ele geçirdi. Isparta’lıları adım adım takip eden Atina’lılar hiç vakit kaybetmeden erzaklarını alıp Lapseki’nin karşısına düşen Aigos-Potamoi’e (Cumalıdere) geldiler.Aigos-Potamoi muharebesi Isparta’lı komutan Lysandros’un zaferi ile sonuçlandı ve Lapseki uzun süre Isparta’lılar hakimiyetinde kaldı.Hellenistik dönemde; Lampsakos şehrine ait bilgileri Pausanias’un yapıtlarından öğrenmekteyiz. Pausanias Yunanistan’da, Olimpia’ya dikilmiş komutanların heykelleri üzerine bilgi verirken, Lampsakos şehrine de değinmiştir. Burada, Büyük İskender’in Asya seferi sırasında Lampsakos’a dokunmadan kenarından geçerek Biga istikametinde yoluna devam ettiği belirtilir. Bu olaylardan sonra Lapseki Büyük İskender’in koruyuculuğu altında var olmaya devam etmiştir.

Roma Dönemi:

Büyük İskender’in ölümünden sonra; Makedonya Kralı V.Pilip, Yunanistan’ı hakimiyeti altına almaya çalışırken Seleukos Kralı Antiochos III’de donanması ile Ege kıyılarını ve Çanakkale Boğazı’ndaki, Lampsakos’u zapdetti. Lampsakos’lular, Anadolu şehirleri içinde bir ilk olarak Roma’ya gönderdikleri heyetle kendilerinin kurtarılmalarını ve yardım edilmesini istediler. (MÖ 197) Roma ile Selevkoslar arasında yapılan savaş sonunda MÖ. 188 yılında Apamea Kibatos, şehrinde barış antlaşması yapıldı.Lapseki ve boğazlar Romalıların müttefiki Bergama Kralı Evmenes’in koruyuculuğuna bırakıldı.Sonraki dönemlerde Roma imparatorluğu Anadolu üzerindeki hakimiyetini daha da arttırarak Bergama ve Bitinya krallıklarını da ortadan kaldırdı ve böylece bölgede tek güç olarak kaldı. Lapseki de kesin olarak Roma hakimiyeti altına girdi.

Bizans dönemi:
Roma İmparatorluğunun doğu ve batı diye ayrılması ve İstanbul’un Doğu Roma’nın başkenti olması ile beraber Gelibolu’nun Bizans Döneminde ticaret ve liman bakımından önem kazanması dolayısı ile Lapseki’nin eski durumunu muhafaza etmesine imkan kalmadı. MS. 471 yılında Justinianus’un Gelibolu’yu boğazın kontrolü için tahkim etmesi, tersaneler kurması bu şehrin bölgede yeni bir merkez olarak ortaya çıkmasını sağladı. Lampsakos’un eski parlak durumunu koruyamamasının bir nedeni de, yakınlarında bulunan Abydos(Nara Burnu) kentinin, Bizans döneminde Piskoposluk merkezi olması ve gümrük teşkilatının kurularak ticareti kontrol etmesi gösterilebilir. Bugünkü Lapseki şehrinde eski devirlere ait eserler tam olarak gün ışığına çıkmamıştır. 19 yüzyılın sonlarında  özellikle mermer direkli Antuvan devrine ait eserler bulunmuştu. Çıkan buluntuların büyük kısmı Roma egemenliği döneminden kalmadır. İlkçağ kenti Akropolisinin, burada olduğu tahmin edilmektedir. Sözü edilen yerde sur izleri ile toprağa karışmış bol sayıda çanak çömlek kırıkları görülmektedir. Lampsakos şehri zamanla diğer küçük site devletleri gibi eski durumunu kaybetmiştir. Çünkü bu devirlerde küçük şehir devletleri hemen her vakit düşman olan tarafın tuzağına düşerek ortadan kalkarlar, aradan kısa bir süre geçince ya kendileri yada kendilerine yardıma gelen müttefikleri sayesinde tekrar özgürlüklerine kavuşurlardı.

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi:

han Çanakkale İlçeleriOsmanlılar, Bursa dolaylarında devletleşme yolunda adımlar attığı sırada Çanakkale Boğazı’nın, Anadolu ve Rumeli yakaları da Bizans toprakları içindeydi. Aydınoğullarından Umurbey, Melik İshak, Halil Ece, Saltık Bey, Karesioğullarından Yahşi Bey ve Alaaddin Beyler Anadolu yakasındaki birçok yeri hakimiyetleri altına almışlardır. Bu esnada Gelibolu, Bizanslı Tekfur Kantakuzen’in elinde bulunuyordu. Osman Bey zamanında bir aşiret görünümdeki Osmanlı Devleti, Orhan Bey zamanında devlet hüviyetine sahip olmuş ve kuvvetleri ile Karesi ve Saruhan Beylikleri ortadan kaldırdıktan sonra Lapseki ve çevresini de ele geçirmişti. Orhan Gazi zamanında Süleyman Paşa önderliğindeki Osmanlı ordusu Rumeli’ye geçmeden az önce Lapseki’yi fethetmek için yürümüştür.O zaman Bizans’ın elinde bulunan Lapseki’ye padişahın fermanını götürmek için üç tane Osmanlı süvarisi görevlendirilmiştir.Bu süvarilerin atları al(kırmızı)renklidir. Süvariler Lapseki’nin tam güneydoğu istikametine geldikleri sırada takriben şu anda ilçeye bir kilometre mesafede küçük bir tepe üzerinde Bizanslılar tarafından şehid edilmişlerdir.Şehidin bir tanesinin cesedi bulunamamıştır.Bu şehidlerin gömüldüğü yer halk dilinde “İKİ AL ATLI” şeklinde  söylenegelmiştir.Bu şehidler için aynı yerde iki adet mezar mevcuttur.1356 yılında ise Orhan Bey’in oğlu Şehzade Süleyman Paşa, Ece Bey, Hacı İlbey, Gazi Fazıl Bey ve Evranos Beyler Güreci ile Lapseki arasına gelerek ilk defa fetih amacıyla Gelibolu’ya geçtiler. Bu arada Orhan Bey Umurbey’deki kiliseyi camiye çevirdi. Gazi Süleyman Paşa’da, Lapseki’de bugünkü camiyi yaptırdı.

Osmanlılar’ ın Rumeli’ye geçiş olayı tarih kitaplarında farklı şekillerde anlatılmaktadır.Batılı kaynaklar ve bazı tarihçilerimiz”Orhan Bey’in,düşman saldırıları ile iyice bunalanBizans imparatoru Kantekuzenos’a(kayınpederi) yardım ettiğini ve Sırp ve Bulgar kuvvetlerini Dimetoka meydan savaşında yenerek Edirne’yi Bizans adına kurtardığını(1352) Türklerden çok memnun kalan imparator da bu memnuniyetini belirtmek için Rumeli’de,Gelibolu yakınlarında Çimpe kalesini Türklere üs olarak verdiğini yazarlar.(1354) Böylelikle Türk kuvvetleri, Bizans imparatorluğu sıkıştığında,Çanakkale boğazı’nı ğeçmek zorunda kalmadan hemen yardımına koşacaktı.Bu rivayetete Türklerin Rumeli’ye geçişinin fetih şeklinde olmayıp,Çimpe kalesinin yardım karşılığı verilmesiyle gerçekleştiği iddia edilmektedir.

Hoca Sadettin Efendi,Aşıkpaşazade gibi Osmanlı tarihçileri ise Rumeli’ye geçiş olayını,fetih şeklinde anlatmaktadırlar.Türk ressamlarının meydana getirdiği konu ile ilgili yağlı boya tablolarda görüldüğü üzere;Türkler,Rumeli’ye sallar üzerinde geçtiler. Orhan Gazi’nin oğlu Gazi Süleyman Paşa ve maiyeti denizden geçişi kolaylaştıracak bir yer ararlar iken Marmara denizinin giriş çıkış kapısı niteliğindeki Lapseki(Çardak) mevkiine geldiler. Gazi Süleyman Paşa, Bugünkü Çardak beldesinde bir mescit yaptırdı. Silah arkadaşları,bölgede keşif yapıp,hareket planlarını hazırladılar. Çardak- Salbaş mevkiindeki, SALBAŞ AĞACI’nın,(fethin tek canlı tanığı,650-700 yıllık meşe ağacı 2002  yılında esen sert rüzgarlara dayanamayıp yıkılmıştır.) altında meşe ağacından yaptıkları bir salla dualar okuyarak karşı kıyıya vardılar.Burası  Gelibolu ile Bolayır  arasında,Bolayır’a  daha yakın  olan Çimpe  Kalesi  yakınlarıdır.Bu hisarın  dışında bağda  çalışmakta  olan bir Rum’u  esir alıp,  hiç beklemeden  aynı  salla  geri döndüler. Şehzade  Süleyman  Paşa  bu  başarıya  çok sevindi.Rum  esire  çok  iyi davrandı. Armağanlarla donattı.Başına  şapka ,beline kuşak ve ayağına da ayakkabı verdi.Ona: “Sizin  hisarınızda  yer varmı dır,kimse duymadan,görmeden  içeri  girelim? dedi.O  da:”Sizi  kimse  görmeden  hisara koyarım.”  dedi. Sur duvarlarının harap halini,askerlerin pek çok şeyden mahrum olduklarını bir bir anlattı.Nöbetçi muhafızları gafilane basmak için hizmet edeceğini arz etti.Esir Rum’dan istediği tüm bilgileri alan Gazi Süleyman Paşa derhal emir verip,deniz kıyısında bulunan yerleşim  yerlerinden sığırlar toplattı.Bunların derilerinden yaptırdığı sağlam kösele kayışlarla,kalın ağaç kütüklerini bağlatarak iki sal yaptırdı. Ertesi gün en cesur silah arkadaşları,Kara Timurtaş Paşa,Balabancıkoğlu,Kara Oğlanoğlu;Aksungur,Kara Hasanoğlu,Akça Kocaoğlu’nun da aralarında bulunduğu 39 kişi ile birlikte sala bindi. Dğer salda da Evranos Bey,Ece Bey,Fazıl Bey,Hacı İl Bey gibi 40 bahadır bulunuyordu.Ayrıca savaş için gerekli bütün silahlar, askerlerin ağırlıkları ve ne kadar ağırlık varsa hepsi sallara yüklendi.Rahat bir deniz yolculuğundan sonra karanlık bir gecede”seksen dilaver”den meydana gelen bir birlik ile Çimpe Kalesi’ne yakın yerden kıyıya çıktılar.Hemen orada şükür namazı kıldılar.Kılavuzluk eden Rum esirin gösterdiği yoldan sessizce giderek hisarın dibine geldiler.Çimpe Hisarı’nın önünde,sol tarafta büyük bir gübrelik vardı.Onun üzerinden uzun merdivenlerle hisarın burcuna tırmandılar.Anadolu yakasından gemi olmadan Rumeli’ye geçmenin imkansızlığına inanan kale halkının bir kısmı rahat döşeklerinde ,bir kısmı da kale dışında bağlarda uykuya dalmışken,Çimpe kalesi kolaylıkla ele geçirildi(1354).

Padişah I.Mehmet(Çelebi) döneminde(1413-1421) Çalı Bey kumandasındaki Osmanlı  donanması ile Pietro Loredano kumandasındaki Venedik donanması arasında mayıs.1416 tarihinde Marmara adasıyla Gelibolu arasında büyük bir deniz savaşı meydana gelmiştir. Yapılan çarpışmalarda Çalı Bey şehit olmuştur. Savaşı kazanan Loredano,ertesi yıl yeniden gelerek Emir Süleyman’ın Lapseki’de yaptırmış olduğu kaleyi işgal için topa tutmuştur.Karada Hamza Bey’in kumandasında 10 binden fazla bir kuvvetin bulunması sebebiyle başarılı olamamıştır.Yıldırım Bayezit’in boğaz muhafızlığını Gelibolu’da kurup başına da Sarıca Paşayı vermesi (1390) ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında buranın Kaptan Paşa eyaleti olması dolayısıyla Gelibolu’nun askeri ve ticari yönden önemi her geçen gün daha da artmıştır.

cardak1 Çanakkale İlçeleriEvliya Çelebi (1611-1682),seyahatnamesinde Osmanlı döneminde ki Lapseki’yi şöyle anlatmaktadır.”Deniz kenarında olup hakimi vardır. 150 akçelik kazadır. Halkı Rum ve Ermenidir. 1300 adet bağlı bahçeli,kiremit örtülü yan yana evleri vardır. Bir camii,hanları ve bir hamamı vardır. Çarşısı çok az ise de bağ ve bahçeleri çoktur.Karpuzu,üzüm turşusu,bulaması ve şırası ünlüdür.”Bu yüzyılda Lapseki’de Yeniçeri serdarı,sipahi kethüda yeri,subaşısı,bacdarı,muhtesibi vardı.Ayanı azdı.

1831 de Sultan II. Mahmud zamanında Şahap Efendi’nin yaptığı nüfus sayımına göre Lapseki’de 2442 Müslüman halkın yaşadığı tespit edilmiştir.

Şemseddin Sami’nin Kamus-ül-Alam’ında (1888-1900 yılları arasında yazılmış tarih ve coğrafya alanında bilgiler veren bir lügat-sözlüktür) Lapseki için şu bilgiler verilmektedir.”Biga bağımsız mutasarraflığına bağlı ilçe merkezi bir kasabadır.  Bu ilçe öteden beri bağ ve bahçeleriyle ,dolayısıyla şarabıyla da ünlüdür.Başlıca ürünleri :Buğday ,arpa, yulaf,mısır, çavdar, susam ,nohut ,bakla, anason ,zeytin ,ceviz ve kestanedir. Hayvan türünden mal varlığı :44.000 koyun ,keçi, 4.000 sığır,5.300 eşek ,250 deve ,120 beygirdir.Tüm ilçe ve köylerinde : 40 mescit ve camii, 36 okul, 5 medrese,2kilise ,165 dükkan ve mağaza , 8 hamam, 25 fırın, 1 un fabrikası , 4 dalyan  ve 128 çeşmesi vardır.” denilmektedir.

I.Dünya Savaşında Lapseki:

Çanakkale savaşları tüm şiddetiyle sürerken Lapseki’nin savaş menzili dışında kalması ve stratejik bir konumunun olmayışından ötürü fazla tahribat görmemiş ve bilfiil savaşın içinde olmamıştır. Bu savaş boyunca Lapseki bir idari lojistik merkez olarak üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. 2 Mayıs 1915 yılında İngiliz Agemennon savaş gemisiyle Monica adlı balon gemisi  Saroz körfezine girerek   Gelibolu ilçe merkezini  bombalamışlar ve bu bombardımanda ordu karargahı isabet  almış   ilçede bir cami yanmış, bir han ve bazı evler yıkılmış, halktan yaralananlar  olmuştur.Bu durumda halk şehri terk etmeye  başlamış bu arada da  5. ordu  karargahının yerinin değiştirilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır.Gelibolu’da  bulunan  Ordu Menzil  müfettişliği bu suretle Lapseki’ye taşınmıştır.Ayrıca Gelibolu’daki erzak ve cephane depoları da Lapseki’ye nakledilmiştir.Bu arada Gelibolu’da bulunan  askeri hastane  Tekirdağ’a taşınmış ve ayrıca Lapseki’de  300 yataklı  bir hastane kurulmuştur. Savaş sırasında değişik yerlerde yem ve gıda ambarları kurulmuş ve 23 temmuz 1915 tarihi itibarı ile Lapseki ambarlarında askerlerin ihtiyacı için 8.5 ton ekmeklik un ,36 ton çeşitli erzak ve 8 ton hayvan yemi stoklanmıştır.1914 yılında başlayan savaş sonucu kurulan menzil hastanelerine ilaveten Çanakkale muharebelerinin başlamasıyla bölgede iki hayvan hastanesi teşkil edildi. Bu hastanelerden birisi Gelibolu’nun 8 km. güneyinde Münip Bey çiftliğinde,diğeri ise Anadolu tarafında Çanakkale Lapseki yolu üzerinde SULUCA köyünde idi.Bu hizmetler yapılırken ayrıca 5. ordu menzil müfettişliği bünyesinde Lapseki’de iskele komutanlığı ile bir hizmet bölüğü de görev yapmakta idi.

Kurtuluş Savaşında Lapseki:
Birinci Dünya Harbinde kendi topraklarında ve diğer cephelerde çarpışan Türk orduları 30 Ekim 1918 de Mondros Ateşkesini imzalamak zorunda kalmıştı. Bu antlaşmanın kendilerine verdiği yetkilere dayanarak işgal devletleri yurdumuzun değişik noktalarına asker çıkarmaya ve gerekli gördükleri stratejik konumda olan yerleri işgal etmeye başlamışlardır. Boğazlarda işgalde ele geçen yerler arasında kalmıştı. Lapseki, Yunanlıların işgal yürüyüşleri sırasında 22 Haziran 1920′de toplu saldırıya geçen Yunanlılar tarafından ele geçirildi. Bu devrede Trakya Bölgesinde Kuva-i Milliye teşkilatımız tam örgütlenmemişti. Biga ve Lapseki dolaylarında da yeterli bir teşkilat yoktu. Amaç,Fransızlar’ın kontrolündeki Gelibolu Akbaş İskelesi depolarında bulunan silah cephane ve  mühimmatı Lapseki yoluyla, Kuva-i Milliye Birliklerine göndermekti. Bu mühimmat, Fransızlardan kaçırılmak suretiyle gönderilmiştir. Olayın duyulmasından sonra Lapseki’ye gelen Fransız harp gemisinin bütün çabaları boşa gitmiş, sadece mühimmatın kaçırılması sırasında esir alınarak, Lapseki’ye getirilmiş olan 20 kişilik Fransız müfrezesi geri verilmiştir.İçinde bulunulan olağanüstü koşullar nedeniyle elde edilen bu başarının önemi çok büyüktür.Mustafa Kemal Paşa’nın Heyet-i Temsiliye adına tüm Anadoludaki Heyet-i Merkeziyelere gönderdiği telgraf aşağıda yer almaktadır

Heyet-i Temsiliye namına

Mustafa Kemal

Atatürk özel sohbetlerde bu durumu Türklerin Anadolu’dan Rumeli’ye geçişi, hareketine benzetmiş ve daha da üstün bir cesaret ve fedakarlık olarak niteleyerek, bu olayların  iftihar ve heyecan kaynağı olmasını sağlayarak Kurtuluş Savaşımızın temellerini oluşturmuştur.

1356  yılından beri Türklerin elinde bulunan Lapseki Çanakkale   deniz  ve   kara           savaşlarında  yaralanan ve ölen  binlerce askerimizin barındığı  ve gömüldüğü yer  olmuştur.Şu andaki  hükümet  binası civarında  ve Lapseki’nin  doğusundaki  mezarlıkta  en az 15 bin şehit  yatmakta  olup  bunların anısına ilçe mezarlığın da  küçük bir abide  dikilmiştir .İlçemize  3 km. mesafedeki  Çardak kasabasında da gömülen binlerce  şehidimizin için Trakya   müfettişi General    Kazım Dirik tarafından teşebbüse geçilerek güzel bir  abide  yaptırılıp; Arı burnu  Şehitliği  olarak düzenlenmiştir .  İstiklal savaşında da İlçe  Düşman İşgaline  uğramamış sadece  birkaç İngiliz  müfrezesi  kısa bir süre için İlçe  ve köylere  zarar vermeden  gelip geçmiştir. 25 Eylül  1922  tarihinde  İlçeye girmek isteyen  birkaç  İngiliz müfrezesini  ilçe halkımız  kahramanca mücadele ederek ilçeye sokmamıştır. Lapseki’nin kurtuluşu  25 Eylül 1922 olarak kabul edilmiş olup,her yıl  25 Eylül günü Lapseki ‘nin kurtuluş bayramı olarak kutlanmaktadır.

Lapseki’li Hasan Oğlu Ahmet :

18 Mart 1915 tarihinde Çanakkale boğazını geçmek için zorlayan  Fransa-İngiltere birleşik donanması boğazdan büyük bir yenilgi ile geri çekilerek,25 nisan 1915 tarihinde Seddülbahir bölgelerine yapılan İngiliz çıkartma birliklerine karşı siper mücadeleleri veren  Çanakkale Lapseki’li  Hasan Oğlu  Mehmet cephede yaralanarak Zığındere sargı yerine getirilir. İlk tedavisinden sonra  Soğanlıdere üzerinden  Çanakkale askeri  hastanesine gönderilir. Tedavisi uzun süreceğinden  hava değişimi için Lapseki’ye gönderilir.Lapseki’ye  gelen  Mehmet’in  kirlenen ve tozlanan asker elbiselerini  annesi yıkayıp  astığında  Mehmet’in 15 yaşındaki  kardeşi Ahmet elbiselerin kurumasını beklemeden  giyip ağabeysinin yerine  Çanakkale’ye savaşa gider.1915 Haziran ayı içinde yapılan süngü savaşında  Seddülbahir bölgesinde aldığı tek kurşun ile yaralanır ve kendisinden geçer. Bu arada itilaf devletlerinin emir komutasında Çanakkale’ye savaşmaya gelmiş olan Nepal asıllı  Gurka denilen askerlerin şehit ettikleri her Osmanlı askerinin kulaklarını kesmek gibi  iğrenç bir adetleri vardı.Almış olduğu kurşun yarası ile kendinden geçmiş bir vaziyette baygın olarak yerde yatmakta olan Ahmet’in üzerine çullanan bir Gurka askeri onunda kulağını kesmek ister.Tam bu sırada küçük Ahmet’in çavuşu seslenir “Sakın kulağını verme Ahmet” bunun üzerine kendisine gelen Ahmet son bir gayret ile gücünü toplar ve düşman askerini öldürür.Daha sonra kendisi şehit edilir.Bu olaydan dolayı Ahmet “Kulağını vermeyen şehit” olarak anılmaktadır. Küçük şehidimizin  temsili olan mezar taşı  şu anda  Hisarlık tepesi üzerinde şehitler  abidesi yanındaki  şehitlik de bulunmaktadır.

BİGA’NIN TARİHÇESİ

 

12. yüzyılda Menbaalar adı ile anılan Biga ilçesinin tarihi oldukça eskilere dayanmaktadır. Antik Çağ’da Biga İlçesinin sınırları içerisinde eski Pegea  kenti vardı. Biga adı bu kentten kaynaklanır. Anna Komnenos’un XII.  Yüzyılda Pigas (Menbaalar) adıyla andığı kent, Pegae’nin yerinde  kuruluydu. İlçenin sınırları içerisinde kalan önemli bir başka antik kent ise  Parion (Kemer) idi.  Parion, Misya’nın Hellespontus kıyısında Miletos’un bir  koloni kentiydi; güneydoğuda Lapsakos (Lapseki) ile batıdaki Priapos  (Karabiga) arasında yer almaktaydı. Biga’yı M.Ö. 334′de Büyük İskender  Makedonya krallığı’na kattı. Daha sonra ilçe uzun süre Bizansızlar’ın  yönetiminde kaldı.  1364 tarihinde I. Muradın komutanlarından Lala Şahin Paşa tarafından Osmanlı Devletine bağlanan kent, bu tarihten sonra Biga  adını almıştır.  Timur taş Paşa’nın oğlu Gazi Umur bey tarafından ilçede  cami, medrese ve şadırvanlar yaptırılmış ve döneminde oldukça mamur bir  hale getirilmiştir.

Bugün, bu şirin ilçemizde Gelibolulu Tahsin kalfa’nın 1911 yılında yaptığı ibadet mekanı tek, son cemaat mahalli üç kubbeli olan Çarşı  camii ve caminin tam karşısında bulunan, gene 1911 yıllarında yapımı  tamamlanan, şadırvanı mermerden, 12 Kubbeli Büyük Şadırvan görülmeye  değer eserlerdendir. Ilıca başı kaplıcaları ve Parion (Kemerd), Priapos (Karabiga kalesi) gibi antik yerleşim merkezleri ile ilimizin önemli turistik bölgelerinden birisi ola Biga, çalışkan ve azimli insanları sayesinde ülkemizin ekonomisine hakim olabilecek noktada atılımlar göstermektedir.

ÇAN’IN TARİHÇESİ

 

seramik1123 Çanakkale İlçeleriÇan ilçesinin kuruluş tarihi hakkında kesin bir bilgi yoktur.Tarihi kaynaklarda eski çağlarda adının Gergithes olduğu görülür.İlçe sınırları içinde bazı antik kalıntılar bulunması eski dönemlerden beri yerleşim yeri oldu¤unu gösterir.Etili yakınlarındaki antik kallikolone kentinin, üç tanrıça arasında güzellik yarışması yapılan yer oldu¤u söylenmektedir. Homeros’ta Ares’in Troyalıları bu tepeden saldırttığı yazar. Antik çağ tarihçilerinden Strabon ve Heredot “Gergisler” in yerini belirtirken Çan yöresini göstermiştir.Scliemann’ın Trova’da bulduğu bir yazıtta tüm Gergislerin M.S.188 yılında Roma imparatorluğunun eline geçtiğini yazar Çan 1897 yılında Bucak olarak Biga’ya bağlanmış ve 1 Ağustos 1945 yılında ilçe merkezi olmuş.) Kurtuluş savaşında 1921’ de Yunan işgaline ve ağır bir yıkıma uğrayan Çan, işgalden 23 Eylül 1922’de kurtuldu. 1 Ağustos 1945’ de çıkarılan bir yasa ile Bigailçesinden ayrılmış, önceleri Bayramiç ilçesine bağlı olan Etili bucağı ile bugünkü Çan ilçesi oluşturulmuş ve daha sonra Çanakkale iline bağlanmıştır.

İlçe arazisi etraf tepelerle çevrili çukur havza niteliğindedir. Arazi orman ve makilerle kaplıdır.ilçeye sanayi tesisleri kurulmadan önce halkın geçim kaynağı hayvancılık oluştururdu. Daha çok küçük baş hayvancık.

İlçe merkezinde çok eski yıllardan bu yana pazar kurulmaktadır. Pazarda hayvanların boyunlarına taklan ÇAN en çok satılan eşyalar arasındaydı. Kervanlarla çan gelir. Pazar yerine çan reyonlar kurulurdu. Çevre köy, ilçe ve illerden pazara çan almak için gelinirdi. ÇAN adının ilçeye buradan geldiği sanılmaktadır.

 

EZİNE’NİN TARİHÇESİ

 

Antik çağda Neandria olarak bilinen Ezine, Hamaksitos’un kuzeyinde , Çığrı dağ yöresinde , Alexadria Troas’ın  doğusunda, bir Aiolya yerleşim merkezidir. Kent M.Ö. 5. yüzyılın sonuna doğru az vergi ödeyerek Attika Delos Deniz  Birliği’ne katıldı. M.Ö. 339 yılında Spartalı Komutan derkilidas’a teslim oldu. M.Ö. 4. yüzyılın sonunda Alexandria Troas ile birleşti. Eski Seminyon Ovasında kurulu bulunan Ezine, Charles Texier’in Küçük Asya isimli yapıtında “Ezne-Enay” olarak adlandırılmaktadır. Ezine’nin güneyinde Sankrea siperi olarak bilinen yöre, Bizans İmparatorluğunda siyasi suçluların tutuklama yeri olarak kullanıldı. Orhan Gazi döneminde , Türk boylarının bölgeye gelişlerinden sonra Ezine Osmanlı topraklarına katıldı. İlçede Alexandria Troas ve Neandria antik kentinin  eserlerinin yanısıra, Abdurrahman Camii,  Sefer Şah Camii, Ahi Yunus Zayive ve Türbesi, Kemallı köye Aslıhanbey Külliyesi, ve Kestanbol kaplıcaları yer alıyor.

Önceleri Danişment Türkleri tarafından Danişment adı ile kurulan köy zamanla genişlemeye başlamış ve Orhan Gazi döneminde Osmanlı topraklarına katılmıştır.Bugün Neandria, Sankrea ve Alexandreia – Troas gibi antik dönemin yerleşme merkezlerinden bir kısmını da hudutları içerisinde barındıran Ezine ilçemizde; Orhan Gazi döneminden, Ahi Yunus Zaviye ve Türbesi, Murad-ı Hüdavendigar döneminden Asılhan Bey Camii ve Kabri, Yıldırım Beyazıt Han döneminden Seferşah Hamamı önemli tarihi varlıklarımız olarak dimdik ayakta durmaktadırlar. Bu şirin ilçemizin önemli e-serlerinden ikisi Cezayirli Hasan Paşa Köşkü ve Asılhan Bey Camii’dir… Cezayirli Hasan Paşa Köşkü – Beşik koyunun doğusunda, donanma için uygun güney rüzgarlarını beklemek üzere Cezayirli Hasan Paşa tarafından yaptırılmış olup, Mahmudiye köyü sınırları içerisinde bulunmaktadır. Asılhan Bey Camii, Ezine ilçemizin Kemallı köyünde bulunmaktadır. 14. yüzyılda I. Murat döneminde yapılmıştır. Duvarları, ilk Osmanlı Camilerine oranla daha yüksek olan camii, tek kubbeli ana mekan ve çapraz tonozlu revnaktan oluşmaktadır.

 

YENİCE’NİN TARİHÇESİ

 

19. yüzyılın başlarında bir köy olarak kurulduğu bilinen ilçeye ilk yerleşenlerin Kınık Türklerinin Kızılkeçili boyundan geldikleri sanılmaktadır. İlçenin ilk sakinlerinin Asar dağının kuzey yamacına bakan bir bölgeye yerleşerek buraya İnceköy adını verdikleri bilinmektedir. Sonraları Yenice adını alan ilçenin Seyvan köyünde, hangi tarihi döneme ait olduğu bilinmeyen bir kale ile Asar dağı üzerinde bir kale yıkıntısı bulunmaktadır.  1936 yılına kadar Balıkesir ilinin Gönen ilçesine bağlı olan Yenice, bu tarihten sonra ilçe olarak Çanakkale’ye bağlandı.

Çanakkale ili’nin güneydoğusunda; doğuda ve güneyde Balıkesir ili kuzeyde Biga ve Çan ilçeleri, batıda Bayramiç ilçesi ile çevrilidir. Deniz seviyesinden 276. m yükseklikte olan yerleşim merkezinin kuzeyinde Güre Dağı ve güney batı yönünde yer ASAR dağı yükseklikleri 900 – 1000 m’ yi bulur. İlçeye Hamdibey, Kalkım, Pazarköy beldesi bağlıdır.

Halkın temel uğraşı tarım çalışmalarıdır.Tahıl, baklagiller ve tütün yetiştirilir. Yörede yetiştirilen Agonya tütünü beğenilen bir tütün çeşididir. Bu nedenle üretimi önem kazanmıştır. Ayrıca fasulye, yeşil ve kırmızı biber, domates üretilen ilçede kurulu bulunan Yenice Gıda Sanayi (Y.GS) ve Davutköy Kalkınma Kooperatifi kuruluşu olan Ova Salça Fabrikasında bu ürünler işlenmektedir. Fenni kovanlarla arıcılık yapılmakta olup, bunlar ailelerin tüketimlerini karşılamaktadır.

İlçe Merkezi Çanakkale – Balıkesir arasında önemli bir durak yeridir. Çanakkale’ye 100 km. Balıkesir’e 113 km dir. Ava Turizminin önemli merkezlerinden birisi olmaya aday Yenice İlçemiz, her geçen gün yaban Domuzu avcılığında Seyahat Acentelerinin odak noktası haline gelmektedir.

AYVACIK‘IN TARİHÇESİ

 

1330-1335 tarihleri arasında 15-20 haneli Kızılcatuğlu adlı küçük bir köy olduğu bilinen Ayvacık’ın kesin olarak hangi tarihte kurulduğu bilinmemektedir. Ancak genişlemesi ile ilgili anlatılan hikayeler ilginçtir. Aslen Tiflis’li olan Ümmühan hanım, bugünkü Ayvacık ilçesine yakın bir yerde han işletmektedir. 1514 Çaldıran seferi nedeniyle yöreden orduya katılan askerlerde Ümmühan hanımın hanında dinlenmektedirler. Ümmühan hanım bu askerlerden birisini  savaşta ölen kocasına benzeterek onunla evlenir ve Ayvacık’a yerleşir. Daha sonra civarda bulunan diğer köyleri de (küplü, Doğanlar ve Garipler) dolaşarak köylülerin Ayvacık’a yerleşmelerini ve bu sebeple beldenin genişlemesini temin eder. Bugün bu ilçemiz sınırları içinde Hüdevandigar Camii, Ümmühan Hatun Camii, Babakale, Assos, Gülpınar, Apollon Smıntheus Tapınağı,Gargara, Lamponia, Zeus Altarı gibi tarihi ve turistik yerler bulunmaktadır.

 

zeytin3 Çanakkale İlçeleriAyvacık, sırtını Antik dönemlerin efsaneleriyle beslenen İda Dağı’na (Kazdağı) dayayan; yüzünü birçok efsanenin doğuşuna kaynaklık eden Ege Denizi’ne çeviren yeşilin ve mavinin en güzel tonlarının yaşandığı bir kavşaktır.Asya’nın ve elbetteki,Anadolu’nun en uç noktası olan Bababurnu ilçe sınırları içindedir. Bababurnu’ndan Midilli Adası yalnızca 4 mildir.İlçenin 78 km’ lik uzun bir sahil şeridi vardır.


İlçenin yüzölçümü 874 km² dir.Denizden yüksekliği 270 m olan volkanik bir plato üzerinde bulunan ilçe, arazi yapısı bakımından dağlık ve tepeliktir. İlçenin en büyük ovası 30 km² ile Tuzla Ovası’dır. Bunu Kösedere ve Babakale Ovaları izler.

Ayvacık ilçesine bağlı 64 köy ve 2 belde bulunmaktadır. İlçe genelinin nüfusu 30640′ tır. Yöre halkı, oldukça zengin bir kültür yapısına sahiptir. Yörük ve Türkmen köylerinde, kendilerine özgü kültürel farklılıklar yaşanmaya devam etmektedir. Ayvacık köyleri, bulundukları mevkilere göre; kuzey tarafına düşen Kaz Dağı eteklerindeki orman köyleri Dere kolu ; güneydoğusuna ,- Küçükkuyu istikametine- düşen köyler Yalı kolu ve güney batısında – Baba Burnu yönünde- bulunan köylerimiz ise, Kıran kolu olarak adlandırılmıştır. Dere kolu köyleri çoğunlukla orman işleriyle ve hayvancılıkla geçimini sağlar. Yalı kolu ise, zeytinciliğin miktar ve kalite olarak yüksek olduğu bölgemizdir. Kıran kolu adından da anlaşıldığı üzere Türkiye ortalamasının çok altında yağış alması sebebiyle ziraata elverişli değildir. Bu köylerimizde küçükbaş hayvancılık ve halıcılık en önemli üretim alanıdır. Yaz ayları geldiğinde Kaz Dağları’na olan göç halen sürmektedir.

Yapımı devam eden Ayvacık barajının ve sulama kanallarının bitmesiyle birlikte yöremizde sulanabilen alan genişleyecek ve uğraşılan zirai konular miktar ve cins itibariyle artış gösterecektir.
Dağları denize paralel olarak uzanmakta ve sahil şeridinde olağanüstü güzel koylar birbirini izlemektedir. Son yıllarda yoğun ilgi gören bu koylar, turizm için cazibe merkezi haline gelmeye başlamıştır.Ekolojik dengeler korunarak turizme açılan bu bölgelerimiz, Ayvacık halkının geleceğinin sigortasıdır.


Turizmin yanı sıra zeytincilik ve zeytinyağı üretimi, halı dokumacılığı, odun kömürü, peynir ve hayvancılık önemli gelir kaynakları arasındadır. Ayvacık ilçesinin Edremit Körfezi’ne bakan güney kıyısı Akdeniz ikliminin etkisini gösterirken, iç kısımlara gidildikçe Marmara ikliminin etkisi artmaktadır.

Rivayete göre; Kızılcatuzla kazasına bağlı 15-20 hanelik küçük bir yerleşim yeri olan Ayvalıoba’nın Dere Mahallesinden 1514 yılında Çaldıran Savaşı’na katılan ve ismini bilmediğimiz bir delikanlı, zaferden sonra Osmanlı Ordusu’yla Azerbaycan’ın başkenti Tebriz’e gider. Tebriz’de bir han avlusunda dinlenirken hanın sahibesi olan Tiflis’li Ümmühan Hatun ile tanışır. Zengin bir dul olan Ümmühan Hatun, askerde ölen kocasına çok benzettiği Ayvalıobalı adsız kahramanla evlenerek oradaki bütün mal varlığını satar ve kasabamıza gelip yerleşir.

zeytin1 Çanakkale İlçeleriAyvalıoba’ya yerleşen Ümmühan Hatun ve eşi, ilk iş olarak çevredeki Küplü, Doğanlar, Garipçeler, Tekke ve Çaltı obalarını dolaşarak buralarda yaşayanları Ayvalıoba’ya davet etmişler ve bu obaları kaynaştırıp bütünleştirmişlerdir. Ümmühan Hatun, bu sürede köyünün kasaba olmasını sağlamış ve burada beraberinde getirdiği para ile kendi adını verdiği, bugün yeniden yapılmış olan “Ümmühan Hatun” camiini yaptırmıştır. Daha sonra, yaklaşık 10 km mesafeden kasabasına su getirmiş, bir de hamam yaptırarak yerleşen obalara rahat bir ortam sağlamıştır. Ümmühan Hatun bahçesine diktiği ayva ağacının cılız ve cansız olduğunu görerek kasabamıza küçük ayva anlamına gelen “AYVACIK” adını vermiş ve bu ad günümüze kadar ulaşmıştır.

Ayvacık, ilkçağlardan bu yana çeşitli kavimler tarafından yerleşim alanı olarak kullanılmıştır.Bölgede yaşayan ilk toplulukların Mysyalılar ile Luviler olduğu sanılmaktadır. Ardından Hititler, Lidyalılar ve Perslerin hakimiyetine girmiştir.M.Ö. 334′te Büyük İskender’in aldığı bu bölge, onun ölümüyle Bergama Krallığı’na bağlanmış, daha sonraları ise , Roma ve Bizans idaresine girmiştir. Selçuklu Beyleri’nden Emir Çaka Bey bugünkü Ayvacıklıların ataları sayılan pek çok Oğuz boyunu (Ahmetli, Çetmi, Karakeçili, Kızıl keçeli…vb.) bölgeye yerleştirmiştir. Bu boylar, Haçlı Seferleri sırasında bölgeden geçen Haçlı ordularına karşı koy-muşlardır. 1296′da Balıkesir’i başkent yaparak beyliğini kuran Çaka Bey Bayramiç, Ezine ve Ayvacık civarını da topraklarına kattı. Karesi Bey’in ölümünden sonra başlayan taht kavgalarından faydalanan Osmanlılar, I. Murat zamanında Ayvacık bölgesini alarak yarım asır süren Karesi hakimiyetine son vermişlerdir. Karesi Bey’in kurduğu Kızılcatuzla kazası I. Murat devrinden itibaren bölgenin merkezi haline gelmiştir. Fakat ulaşım güçlüğü sebebiyle ilçe merkezi, 1876′da Ayvalıoba’ya (bugünkü Ayvacık) nakledilmiştir.

Kurtuluş Savaşı döneminde Yunanlılar, 28 Mayıs 1919′da deniz yoluyla gelerek Ayvacık’ın işgaline başladılar, 4 Temmuz 1920′de Ayvacık merkezini ele geçirdiler. Milis kuvvetleri oluşturarak direnişe geçen Ayvacıklılar, Hafız Ahmet Hamdi Efendi başkanlığında Ayvacık Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurdular ( Ahmet Hamdi Efendi ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Biga Sancağı’nı temsilen katılan üç milletvekilinden biridir.). Büyük Taarruz sonrasında, 18 Eylül 1922′de kaçan Yunan birliklerini takip eden Reşat Bey komutasındaki Milli Kuvvetlerimiz, 21 Eylül 1922′de Ayvacık’ın işgaline resmen son vermişlerdir.1876′da ilçe olan Ayvacık, 1926′da Ezine’ye bağlanmış, 1928′de Milli Mücadele’ye katkılarından dolayı, tekrar müstakil ilçe haline getirilmiştir. Ayvacık ilçesi, her ne kadar Türkiye’nin ve Asya ‘nın en batı noktasında bulunsa da pek çok hizmet ve ekonomik kalkınma açısından maalesef istenilen duruma erişememiştir.Ayrı ayrı uğraş alanı olarak oldukça fazla dal olmasına rağmen, bunlar küçük birer aile işletmesi olma sınırının ötesine geçememiştir.

PANAYIR GELENEĞİpanayir Çanakkale İlçeleri

Uzun yıllardır yöre halkının yıllık ihtiyaçlarını karşıladığı, tanışıp kaynaştığı bir şenlik havasına dönüşen panayır geleneği, günümüzde de devam etmektedir.26 Mayıs’ta başlayan ve beş gün devam eden Ayvacık panayırı geçmişte ulaşım zorlukları sebebiyle birtakım ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çeken halk ile satıcıyı buluşturmayı amaçlamışken, günümüzde daha çok eğlence yönü ağır basmaktadır.Nitekim, binlerce büyük ve küçük baş hayvanın alınıp satıldığı hayvan pazarı artık kurulmamaktadır.Eski bir geleneğin izlerini görmekten hoşlanacakları ve yöremizde yetişen oğlakların tadına bakmak isteyenleri, 26 Mayıs’ta ilçemize bekliyoruz.

HALI VE KİLİM DOKUMACILIĞI

İlçenin önemli gelir kaynaklarından biri halı dokumacılığıdır. İlçemizin özellikle Yörük köylerinde halı ve kilim sanatı, en çarpıcı ve göz alıcı örnekleriyle, varlığını sürdürmektedir. Orta Asya’nın derinliklerinden, Asya’nın en batı ucuna kadar süren Yörüklerin göçleri ve konakladıkları her coğrafya, iklim ile hayatın iyi ya da kötü yönleri, Yörük kadınlarının marifetli parmakları sayesinde, düğüm düğüm halı ve kilim desenlerinde yaşamaya devam etmektedir.Yörük halıları, hikayelerine göre desen, desenlerine göre de isim alırlar.Turnalı,oklu,kabak çiçeği,elek,altın tabak,hayat ağacı, Türkmen gülü,yeşil budak,baratlı,eski Yörük,eli belinde bu desenlerden en çok bilinenleridir.Ayvacık halı ve kilimleri, desenlerinin orijinalliği sayesinde; dünya halıcılık literatüründe haklı bir üne sahiptir. Ayvacık Kaymakamlığı bünyesinde Yörük kültürünün bu önemli öğesinin orijinalliği ve kalitesinin bozulmadan devam etmesi ve üreticinin emeğinin en iyi şekilde değerlendirilmesi amacıyla Halıcılık Okulu kurulmuştur. Halıcılık Okulu’nun %100′ü kök boya, kirmani ip (el eğirmesi) kullanılarak dokutulan halıları, iç ve dış pazarda büyük ilgi görmektedir. Ayvacık, Yörük kilim ve halılarının kalitesine öylesine güven duymaktadır ki 300 yıl garanti vermektedir.
29 Köyümüzden 400 üyenin katılımı ile kurulan Süleyman köy Tarımsal Kalkınma Kooperatifi,(DOBAG) Marmara Üniversitesi ile işbirliği yaparak yörede dokunan halıların otantik ve geleneksel yapısının korunmasına çalışmak-tadır.Süleyman köy Kooperatifi, yıllık 2000m2 civarında ihracat yapmakta, yöremize önemli bir döviz girdisi sağlamakta, Ayvacık’ın Avustralya’dan Amerika’ya kadar pek çok ülkede tanıtımına, zaman zaman getirdiği turist kafileleriyle de ilçe turizmine katkı sağlamaktadır.

ODUN KÖMÜRÜodunkomuru Çanakkale İlçeleri

Mangal kömürü olarak da bilinen odun kömürü üretimi, Ayvacık yöresinde yoğun olarak sürdürülmektedir. Kaz Dağları’nın ve Ege Denizi’nin etkisinde kalan yöre ağaçları, en kaliteli mangal kömürü üretimini sağlamaktadır.Elbetteki, bu uğraşı sebebiyle yöremizde yoğun bir şekilde ağaç kesimi olduğu ve her geçen sene biraz daha yeşilliğimizin azaldığı da reddedilemez bir gerçektir.

EZİNE PEYNİRİ

Her ne kadar ismini komşu ilçe olan Ezine’ye kaptırmışsa da yöremizin özellikle kekik ve diğer zengin bitki örtüsüyle beslenen koyun, keçi ve inek sütü karışımı ile elde edilen Ezine peyniri, ilçemizde mevcut olan çok sayıdaki mandırada üretilmektedir. Kalitesiyle Türkiye genelinde bilinmekte ve aranılmaktadır.

HAYVANCILIK

Kaz Dağları’nın eteklerindeki, kekik ve her türden bitki örtüsü sebebiyle et ve süt kalitesi en üst düzeydedir. Bunun sonucu olarak Ayvacık yöresinin hayvan ürünleri, yoğun talep görmektedir. Ancak, yörede bilinçli bir hayvancılık kültürü oluşmadığından, bu talep karşılanamamaktadır. Geçmiş yıllarda, özellikle 26 Mayıs Ayvacık Panayırı zamanında, Türkiye’nin dört bir yanından gelen hayvan tüccarları vasıtasıyla binlerce büyük ve küçükbaş hayvan sevkıyatı yapılırken, günümüzde bu canlılık kalmamıştır. Türkiye’nin başka yerinde pek rastlanmayan koru hayvancılığı denen ilkel hayvancılık metodu yüzünden hayvancılık yavaş yavaş bitme noktasına gelmektedir.

 

SİVRİCE-SOKAKAĞZI

Ayvacık İlçesi’nde karada rastlanan doğal ve tarihi zenginlikler; denizlerinde de fazlasıyla mevcuttur.Bunun farkına varan dalgıç kulüpleri, kursiyerlerini özellikle Sivrice’ye sualtı güzellikleriyle tanıştırmak üzere getirmektedirler.

 

ECEABAT’IN TARİHÇESİ

ecabat Çanakkale İlçeleri

Sestos (Akbaş), Koila (Kilye), Madytos (Maydos), Kynossema (Kilitbahir) gibi eski Anadolu uygarlıkları merkezleri ile geçmişi anlatılmaya başlanılan Eceabat ilçemizin tarihçesini, birkaç satırda anlatabilmek oldukça zor. Eceabat, M.Ö.VI. asırda İran egemenliğini görmüş, M.Ö.334′de İskender’in ordularına M.Ö.191 yılında Romalıların, Boğaz’ı geçtikleri sıralarda çeşitli olaylara sahne olmuştur.

M.S. 1204 yılından itibaren Venediklerin, Cenovalıların çatışmalarına sahne olan Eceabat, 1311 yılından itibaren Türkler için de ayrı bir önem arz etmeye başlar. Bu dönemde, Türkmen aşiret başkanları Melik İshak ve Halil Ece’nin şahadetleri, antik Eceabat topraklarının Türkmenlerin bir yurdu olması için önemli bir sebeptir… Türkler, kanlarını döktükleri toprakları artık vatan bilmişlerdir. Örf ve adetlerinin bir vecibesi olan, atalarının mezarlarını düşmana çiğnetmemek tutkusu işte bu tarihlerden sonra kendisini Eceabat’ta da gösterir… 1354 yılında Orhan Gazi oğlu Şehzade Gazi Süleyman Paşa’nın birliklerinin Trakya’ya geçişleri ile birlikte Eceabat bölgesinde de Türk kuvvetlerinin yoğunlaşmaya başlaması görülür. Fatih Sultan Mehmet döneminde özel bir önem verilmeye başlanan ilçede Kilitbahir ve Bigalı kaleleri inşa ettirilir.Kasım 1914 tarihine kadar Eceabat zaman zaman tarihi olaylara mekan olur… Kasım 1914′den itibaren ise, dünya harp tarihinde unutulmayacak bir savaşın her bir anını ilçe sınırlarının her santiminde ayrı ayrı yaşatır… Tüm dünya ülkelerine ibret dersi verircesine…

Kasım 1914′den itibaren başlayan ÇANAKKALE MUHAREBELERİ’nin kısa bir tarihçesi ilgili bölümünde verilmektedir.

 

BAYRAMİÇ’İN TARİHÇESİ

Bayramiç ve yöresinin geçmiş çağlarda Troia Krallığının sınırları içerisinde olduğu bilinmektedir. İlçe merkezinin bu dönemlere ilişkin bilgiler, bugün ilçe sınırları içerisinde kalan  bazı eski yerleşim merkezlerinden elde edilmektedir. Bunların en önemlileri arasında Troas bölgesinde, bugünkü Kurşuntepe  yakınlarında ve Skamandros (Eski menderes çayı) Vadisindeki eski bir Aiolya yerleşim yeri olan Skepsis (Evciler) ve Akpınar ;  Çaldağ köyünde bulunan Kiemalılar ‘ın kurduğu bir koloni olan Kebren (Akpınar) bulunmaktadır.

kazdagi2 Çanakkale İlçeleriayazma2 Çanakkale İlçeleriPers egemenliğine ve daha sonra da Sparta istilasına uğrayan kent, halkının Alexandreia- Troas’a göç etmesiyle boşalmıştır. 1356 yılında Osmanlılar, bugün Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan, restorasyonu yaptırılan ve halk arasında “Hadımoğullları Konağı” olarak bilinen binayı yaptırmışlardır.  Akpınar Çaldağ köyünde, adını Priamos’un oğlu Kebrionos’tan aldığı söylenen, M.Ö. 5. yüzyılda büyük ün kazanan ancak M.Ö. 3. yüzyılda tamamen boşalan Kebren antik şehri ile Kurşunlu köyündeki, yazılı kaynaklara göre etrafı yüksek surlarla çevrili bir kale ve Athena Tapınağı’nın olduğu bildirilen Skepsis kentinin kalıntıları, ilçedeki antik yerleşme merkezleridir. Ancak yörede yeterli bir araştırma yapılmadığı için önemli bir antik yerleşim bölgesi olan Bayramiç ve civarı hakkında başka bir bilgi bulunmamaktadır.

Osmanlı dönemi yapıları arısında Tepe Camii, Taşköprü camii, Hadımoğulları Konağı ve Taşköprü sayılabilir. İlçede ayrıca mesire yerleri arasında Kazdağları ilk sırada yer alırken,  Külcüler kaplıcası, dikkat çekmektedir.

Osmanlıların Rumeli’ye geçişleri esnasında Ahi Hızır Emir Bey komutasındaki kuvvetler bugünkü Bayramiç yöresinde yerleşmişlerdir. Dini günlerde ve bayramlarda yöre halkının da katıldığı şenliklerin yapıldığı bu yöreye “Bayram içi” yada “Bayram için” denilmeye başlanılmış ve bugünkü Bayramiç adı doğmuştur. 1691 yılında Konya’nın Hadim ilçesinden buraya yerleşmeye gelen Mustafa ve Ahmet isimli iki kardeş, buranın sancaktarlığını yapmışlar ve bugün Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınmış ve restorasyonu yaptırılan ve halk arasında “Hadım oğulları Konağı” olarak tanınan binayı yaptırmışlardır.

İlçe’de, Türklerin Rumeli’ye geçişleri esnasında Bayramiç yöresine yerleşen birlik ve kol ağalarının Bayram Namazını kılmak için ilk toplandıkları eski bir kiliseden çevrilme Tepe Camii, kitabesinden 1210 yıllarında yapıldığı anlaşılan Taşköprü ve Hadımzade Osman Bey tarafından yaptırılan Taşköprü Camii bulunmaktadır. Mitoloji’de büyük bir yer işgal eden Kaz dağı (İda Dağı)’nın bulunduğu bu şirin ilçemiz sınırları içerisinde, ilçe merkezinin 18 km. doğusunda Külcüler ılıcası bulunmaktadır.

BOZCAADA’NIN TARİHÇESİ

bozcaada1 Çanakkale İlçeleri

Bozcaada’ya tarihin ilk dönemlerinde Lefkofris denilirmiş. Bu adın nereden geldiği hakkında çok fazla bilgimiz yoktur. Daha sonra adaya Tenedos denilmiştir. Bu ad mitolojiden gelmektedir. Ada Lozan’ la Türkiye’ ye bağlandıktan sonra Bozcaada adını almıştır. Bilinmeyen çağlarda adanın adı Lefkofris idi. Lefkofris adı Latince’ den gelmektedir. Beyaz-yılan, beyaz-kaş anlamına gelmektedir. Bunun sebebi adanın karşıdan bakıldığında kıyılarında bulunan beyaz taşların etkisiyle beyaz bir yılana benzetilmesinden kaynaklanmaktadır.

bozcaadalimani1 Çanakkale İlçeleriRoma döneminden sonra ise adaya Tenedos denilmiştir. Bu adın kökeni yunan mitolojisinden gelmektedir. Adanın bu adı almasıyla ilgili bir hikaye söylenmektedir.

Adaya ne zamandan itibaren Bozcaada denilmeye başlandığı bilinmemektedir. Ama adaya ilk defa bu adın Türk denizciler tarafından söylendiği sanılmaktadır.Türkçe ismin ne zaman ve ne sebeple verildiği şimdiye kadar açıklanmamıştır. Yalnız, Pirî Reis eserinde, adanın en yüksek sivri bir boz tepesi – bu gün Göztepe denmektedir- olduğunu, onun üzerinden denizin 40 mil mesafesinin kontrol edilebildiğini, aynı şekilde denizden de o mesafe içinde gemilerin, adanın alâmeti olan boz tepeyi fark edebildiklerini ifade etmektedir ki ilk defa Türk denizcileri tarafından bu sebeple Boz Ada veya Bozcaada dendiğinin bir ifadesidir. Adaya karşıdan bakıldığında boz bir şekildedir. Bu sebepten Türkler tarafından adaya Boz-ada denilmiştir. Ada karşıdan bir bohçayı andırdığı için Bohçaada denildiği de olmuştur.

bozkale Çanakkale İlçeleriEge adaları hakkında küçük bir eser yazmış olan Ber. Randolph buraya Türklerin Boş adası dediklerini beyan etmektedir ki kanaatimizce Bozcaada veya Bozada isminin yanlış anlaşılmasından ileri gelebilir. Bozcaada ismi ile ilgili bir diğer noktada ismin Bohçaada şeklinde de kullanılmış olduğunun tespitine dairdir. Adadaki Alaybey Câmii haziresinde bulunan Hicrî 1250 ve 1272 tarihli iki mezar kitâbesi ile Aburga Ahmed Dede mezarlığında bulunan diğer bir mezar kitâbesi üzerinde ada ismi Bohçaada şeklinde geçmektedir.

Bozcaada Çanakkale Boğazı’nda Ege girişinin 18 deniz mili güneyinde, doğudaki anakara kütlesinin Kumburnu mevkiinde 3, Geyikli’nin Odunluk iskelesine 5 deniz mili uzaklıktadır. 30 derece 48’ kuzey paraleli, 26 derece 02’ doğu meridyeni arasında yer alan Bozcaada , Ege Denizinde ülkemize ait 2 adadan diğeri olan Gökçeada’ya 29 deniz mili uzaklıktadır. Çevresi 14 mil tutan Bozcaada, etrafındaki irili ufaklı adacıklara sahiptir. En yüksek noktası 192 metrelik Göztepe’dir. Bozcaada’da bağcılık gelişmiştir. Adanın girişindeki tarihi kale dikkat çekmektedir.

GÖKÇEADA’NIN TARİHÇESİ

İlçenin Antik Çağa ilişkin tarihi konusunda pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Adanın en eski yerleşenlerin  Plasglarelar olduğu bilinmektedir. Miltiades M.Ö. 500’de adayı Atina’ya bağladı. Roma egemenliği altına girinceye kadar Atina yönetiminde kaldı. 1455 yılında Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılan Gökçeada, 1922/1923 yılları arasında yunan işgalinde kaldı. 1923 Lozan Antlaşmasına göre 22 Eylül 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Ada son yıllarda turizme açılma konusunda önemli bir yol katetmiştir. Her yıl adaya gelen yerli ve yabancı turist sayısı artmaktadır.

gada4 Çanakkale İlçeleriGökçeada, vahşi doğasında göz alabildiğince uzanan kumsalları, pırıl pırıl denizi, ile yeşili ve maviyi birleştiren kendine has örgüsü ile geçmişle bugünün birlikte yaşandığı harika bir doğa güzelliği. Çeşitli kültürlerin buluştuğu adamızda camiler, kiliseler, manastırlar. Eski Rum evleri ve modern mimari örnekleri bir arada bulunmaktadır. Ada 1456 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. Ada halkının Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa’ya gösterdiği ilgiyi duyan Padişah Kanuni Sultan Süleyman adayı vakıf olarak ilan etmiş ve vergiden muaf kılmıştır. Balkan Savaşı yenilgisi sonucu ada, Yunanistan egemenliğine geçmiş, 1914 yılında İngilizler tarafından Deniz ve hava üssü olarak kullanılmıştır. 24 Temmuz 1923 Lozan antlaşması ile ada tekrar Türklerin eline geçmiştir. Adanın fiilen alınması 22 Eylül 1923′tür. Bu tarih adanın Kurtuluş günü olarak kutlanmaktadır. Gökçeada 289.5 Km2 yüzölçümünde, 95 Km kıyı şeridi uzunluğuna sahiptir. Kuzey – Güney uzunluğu 13 Km, Doğu – Batı uzunluğu 29.5 Km’dir. Gökçeada (Kuzulimanı), Çanakkale’den 32 Mil, Gelibolu Yarımadasındaki Kabatepe limanına 14 Mil, Bozcaada’ya 29 Mil, Ege Denizinde bulunan Yunan adalarından Limni’ye 16 Mil Semadirek adasına 14 Mil uzaklıktadır. Gökçeada çok engebeli, volkanik kütlelerden oluşmuştur. Ada’nın %77 si dağlık %12 si engebeli %10 ise ovadır.

gada2 Çanakkale İlçeleriAda’nın Güney sahillerinde Akdeniz iklimi Kuzey sahillerinde ise Marmara iklimi sürmektedir. Hakim rüzgarlar lodos ve poyrazdır. Senenin büyük bölümünde rüzgarlar devamlılık sağlar. Gökçeada su kaynakları çokluğu bakımından dünyanın 4. adası durumundadır. 5 adet göleti, bulunan adamızda Zeytinli Köy Barajı adanın içme, kullanma ve sulama ihtiyacını büyük ölçüde karşılamaktadır. Ayrıca Şahinkaya – Dereköy, Aydıncık ve Uğurlu göletlerinden de tarım amaçlı sulamalar yapılmaktadır. Adanın güney sahilinde bulunan yaklaşık 1 km büyüklüğündeki Tuz Gölünde yapılan analizlerde, içerisinde bol miktarda kükürde rastlanmış olup çamur kürü tedavisi yapıldığında, romatizma, sedef, kireçlenme gibi hastalıklara iyi geldiği görülmüştür. Gökçeada ilçe Merkezi ve 7 köyden oluşmaktadır. Bu köyler Kaleköy, Eski Bademli, Yeni Bademli, Zeytinliköy, Tepeköy, Dereköy ve Uğurludur. 1990 genel nüfus sayımına göre ilçe merkezi nüfusu 10.000, köylerin nüfusu 3000 civarında olup toplam nüfus yaklaşık 13.000 dir. Gökçeada oldukça karmaşık bir sosyolojik yapıya sahiptir. Adaya iskan suretiyle getirilip yerleştirilen Dereköy bağlısı Şahinkaya halkının kökeni Trabzon – Çaykara ilçesidir. Ada’ya yerleştirilen ilk iskan köyüdür.1984 yılında iki iskan köyü daha kurulmuştur. Bunlar Yenibademli ve Uğurlu köyleridir. Yeni bademli Isparta ilinden getirile 93 haneden 409 kişidir. Ayrıca bu köyde Karadeniz illerinden 25 balıkçı Ailesi daha iskan edilmiştir. Uğurlu köyü ise Muğla ve Burdur illerinden getirilen 100 haneden 457 kişidir. Ayrıca Bulgaristan göçmenleri için Şirinköy halen inşa edilmektedir. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca, Emlak Bankası A.Ş.’ne yaptırılan toplam 732 konut, 2 ticaret merkezi, ilkokul, sağlık ocağı tamamlanmış olup konutların Gökçeadalılara satışı gerçekleştirilmiştir. Ada’mızda 25 yataklı Devlet Hastanesi ile Sağlık Ocağı bulunmaktadır. Elektrik şebekesi denizaltı kablosu ile Enter konnekte sistemi bağlanmıştır. Tüm köylerde elektrik ve telefon vardır. İlçemiz ve Köylerinde bulanan 6 ilkokul, yatılı olarak eğitim veren Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi, Lise ve ona bağlı ortaokul vardır. İlçemiz Halk Eğitim Merkezi ve ona bağlı Halk Kütüphanesi aynı binada hizmet vermektedir. Nüfusun % 95′i Okuma Yazma bilmektedir. Adamızda haftalık Gökçeada gazetesi yayınlanmaktadır. Adada T.C. Ziraat Bankası,T.C. İş Bankası, T.C. Halk Bankası olmak üzere hizmet veren üç banka şubesi de bulunmaktadır. İlçemizin ekonomik durumu, tarım, hayvancılık ve balıkçılığa dayanmaktadır. Ülkemizin tek yabani koyun potansiyeli olan adada, 1500 hektar ekilebilir arazi, 1990 hektar bağlık, 4000 hektar mera, 8000 hektar ormanlık alan vardır. Oldukça geniş bir alanı kaplayan zeytin ağaçlarından toplanan zeytinler işlemek üzere dışarıya gönderilmekte içeride kalanlardan da sabun üretilmektedir. Konumu itibarıyla zengin deniz ürünlerine sahip olan adada, her an taze balık bulunmaktadır. İstavrit, kolyoz, uskumru, sinarit, levrek, sazan, izmarit, sarpa, çipura, mercan, barbun balık çeşitleri balıkçı ailelerinin ekmek kapısıdır. İçeride tüketilmeyen balıklar, ada dışına da gönderilmektedir. Arıcılığın da yaygın Arıcılığın da yaygın olduğu adada, çam ve çiçek balı üretiminin yanında, bitki örtüsünü oluşturan kekiklerden, her derde şifa olan kekik balı da üretilmektedir.

Gökçeada, vahşi doğasında göz alabildiğince uzanan kumsalları, pırıl pırıl denizi, ile yeşili ve maviyi birleştiren kendine has örgüsü ile geçmişle bugünün birlikte yaşandığı harika bir doğa güzelliği. Çeşitli kültürlerin buluştuğu adamızda camiler, kiliseler, manastırlar. Eski Rum evleri ve modern mimari örnekleri bir arada bulunmaktadır. Aydıncık, Yuvalı, Yıldızkoy, Uğurlu, Gizli koy gibi daha bir çok irili ufaklı doğal plajlarda; sakin, gürültüden uzak temiz bir denizde mavinin keyfini, Tepeköy Çınaraltında, Marmarosta, tabiatla yeşille bütünleşmenin keyfini yaşamak mümkün. Kaleköyde, Semadirek siluetinin karşısında Belediye Tesisleri ve kıyı lokantalarında yenilen balıklardan sonra, Zeytinliköy’de içilen bir fincan dibek kahvesinin 40 yıl hatırında, serinlemek…Eski köy merkezlerinde Kaleköy; kalesi, kordonu, balıkçı limanı, çay bahçeleri, lokantaları, dalga ve rüzgarın etkisiyle şekillenmiş kayalıkları ve kıyı yerleşimiyle yaz gecelerinin hareketlendiği Semadirek manzaralı köydür. Eskibademli köyü; daracık köy yolları, sessizliği ve Adanın balkonu gibi ovaya kuş bakışı hakim olmasıyla görülmeye değer bir köydür.

gada1 Çanakkale İlçeleriZeytinliköy; sivil mimari örnekleri, köy meydanı, kilise ve mastırları, çiçeklerle bezenmiş taşlı yolları görülmeye, otantik kahvehanelerinden yükselen dibek kahvesinin kokusu duyulmaya değerdir. Merkeze uzaklığı 3.5 km. dir. Yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş olan Tepeköy de köy meydanı, sivil mimari örnekleri ve kilisesini görmenin yanında, yüzyıllardır köye bekçilik eden çınar ağacının altında serinlemek ve piknik yapmak da insana ayrı bir zevk verir. Dereköy; kilisesi, kahveleri ve sivil mimari örneklerini sergilemesinin yanında yüzlerce evin terkedilmişliği ile yalnızlık türküsü söylenen bir köydür.

Eşsiz doğa ve tarih dokusu olan Adada Yenibademli köyü yakınlarında, Kültür Bakanlığı, Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğünün izniyle 13.07.1996 en eski yerleşim birimlerinden olan Höyük kazısı çalışmalarına da devam edilmektedir. 2813 sayılı kanun ile tescil edilen höyük Hacettepe Üniversitesi, Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı Öğretim üyesi bilimsel danışmalığında üniversite öğrencileri ve Adalı vatandaşların çalışmaları ile M.Ö. 3000 yıllarına ait sur, ev temelleri, Erken Tunç, çağına ait seramikler, ağırşaklar, taş balta, silex ok ucu, perdah, ezgi taşları, yonga parçaları bulgularıyla Ada’nın en eski iskan tarihini aydınlatması, doğru ve batı dünyası arasında üstlendiği rolün belirlenmesi amaçlanmaktadır. Ev pansiyonculuğunun gelişmekte olduğu Ada da gelen yerli ve yabancı turistleri ağırlayabilecek kapasitede merkezde ve kıyı köylerinde olmak üzere konaklama yerleri mevcuttur. (Yaklaşık 1000 kapasite) Ev pansiyonculuğunun yaygın olduğu Ada da sevimli pansiyonlar, oteller hizmete açıktır. Pırıl pırıl denizi ile keşfedilmeye hazır gizli koyları, plajlarıyla mavi düşkünü her türlü ziyaretçiye sakin ve temiz bir ada da dinlenme imkanı sağlamakta olan Ada da kara ve su altı avcılığı da rağbet görmekte. Zengin deniz ürünleri ile amatör ve profesyonel avcılarında avlanmasına müsait kayalık koylarında dalmak, balık tutmanın zevkine varmak, keklik, tavşan, çulluk, ördek, kaz gibi av hayvanları ile kara avcılığı yapmak, yüksek dağları ve tepeleri ile dağ sporu, rüzgarlı, günlerinde su kayağı ve sörf yapmaya da müsait olan ada da deniz mevsimi üç ay sürmekle beraber; rüzgarlı havalar da bile denize girmek için sakin ve durgun bir deniz köşesi bulunur.

Ada’nın ulaşımı deniz yoluyla yapılmaktadır. Türkiye Denizcilik İşletmelerine ait iki adet feribotla: Çanakkale Limanından saat 16.00′de Tekirdağ Feribotu, Eceabat Kabatepe Limanı’ndan saat 11.00 ve 19.00′da Kınalıada Arabalı Vapuru ile olmak üzere iki sefer olarak ulaşım sağlanmaktadır. Ayrıca 1200 metre pist uzunluğu olan Askeri amaçlı olmakla birlikte sivil havacılığa da açık hava alanı mevcuttur.Turizm yönünden henüz emekleme devresinde olan Adamız, denizinin temizliği, doğasının bozulmamış oluşu ve sakinliği ile aranan bir tatil beldesi olma yolundadır.